"And I have found both freedom and safety in my madness, the freedom of loneliness and the safety from being understood, for those who understand us enslave something in us. But let me not be too proud of my safety. Even a Thief in a jail is safe from another thief. "

Khalil Gibran (How I Became a Madman)

YENİ ÇIKTI !

NEWS AND ARTICLES / HABERLER VE MAKALELER

Saturday, January 15, 2005

İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) ve Türkiye

Yasin Atlıoğlu

İstanbul, 14-16 Haziran 2004’te İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) Dışişleri Bakanları Konferansı’na ev sahipliği yaptı. Bu zirve toplantısından çıkan en önemli karar, örgüt genel sekreterliği görevine Türkiye’nin adayı Ekmeleddin İhsanoğlu’nun seçilmesi oldu.

İhsanoğlu, 28 Aralık 2004’te Cidde’de yapılan bir törenle İslam Konferansı Örgütü Genel Sekreteri Abdülvahid Belkeziz'den görevi devraldı. Böylece Türkiye, İslam Dünyasını kapsayan örgütte, ilk kez bu kadar üst düzeyde ve etkin olarak temsil edilmiş oldu. 2004 yılı boyunca Avrupa Birliği süreci ve Irak Savaşı’nın Türkiye’nin dış politika gündeminde önemli yer tutmasından dolayı bu olay, Türk kamuoyunda yeterince ilgi uyandırmamıştır. Oysa ki bir Türk’ün İKÖ Genel Sekreteri olması, Türkiye’nin Orta Doğu’da uygulamak istediği dış politika anlayışının önemli bir parçası olarak değerlendirilmelidir.

21 Ağustos 1969’da Kudüs’teki Mescidi Aksa’da çıkan yangına tepki olarak 22 Eylül 1969’da Rabat’ta yapılan konferans sonucu kurulan İKÖ, günümüzde 57 üyesi (1) olan, Balkanlar, Kafkasya, Orta Asya, Orta Doğu, Kuzey Afrika ve Uzak Doğu Asya’yı kapsayan geniş bir coğrafyaya hitap edebilme potansiyeline sahip bir örgüttür. Örgütün kuruluş nedeni, Filistin Sorunu’nda İsrail’e karşı İslam dünyasının birlikte hareket etmesini sağlamak olmakla birlikte, İslam ülkeleri arasındaki siyasi, ekonomik ve kültürel işbirliğini artırıp barış ve istikrara hizmet etmekti. Kuruluşundan bu yana İKÖ, örgütsel yapısından ve uluslararası sistemden kaynaklanan nedenlerden dolayı İslam Dünyası’nda oluşan kriz ve çatışma alanlarına müdahalede yetersiz kalmış, ekonomik ve kültürel işbirliğini ise en alt düzeyde gerçekleştirebilmiştir. Bununla birlikte İKÖ, kurucu üyesi olan Türkiye’nin Orta Doğu’yu 1970’li yıllardan itibaren tekrar fark etmesinde önemli bir rol oynadı. Kıbrıs ve Filistin Sorunları dahilinde karşılıklı diplomatik destek ihtiyacının getirdiği pragmatik konjonktür, Türk-Arap ilişkilerinin 70’li yıllarda iyileşme sürecine girmesine, 80’li yıllarda ise yoğun ekonomik bağlantılarla ortak çıkar alanları oluşturmaya hizmet etmiştir. Fakat bir yönüyle de, Türkiye’nin çoğu zaman İKÖ’yü Batı ile ilişkilerinde psikolojik bir koz ve destek faktörü olarak kullanmak istemesi özellikle Arap Dünyası’nda Türkiye’nin itibarını ve inandırıcılığını olumsuz etkilemiştir.

Günümüzde var olan dinamik ve değişken uluslararası konjontür, Türkiye’nin İKÖ’ ye bakışında ve İKÖ’nün iç yapılanması ve faaliyetlerinde bir değişimi zorunlu kılmaktadır. Türkiye, uygulamak istediği yeni dış politika anlayışı gereği küresel hegemonun tam hakim olamadığı siyasi boşluk alanlarını (öncelikle Türkiye’nin yakın çevresi) bölgesel bir güç olarak doldurmak ve bölge ülkeleriyle birlikte hareket ederek ortak ekonomik çıkar ve siyasi istikrar alanları haline getirmek istemektedir. Bu çok taraflı dış politika anlayışında kriz ve çatışma alanlarını yok etmenin ve işbirliğini artırmanın en önemli aracı aktif diplomasidir. Bu çerçevede Türkiye etkin bir güç olarak Orta Doğu’da varolması diplomasinin her türünü kullanmasını gerektirir. İKÖ de Türkiye’nin Parlamenter Diplomasi ve Kültürel Diplomasi (2) yöntemlerini rahatlıkla uygulayabileceği önemli bir fırsattır. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun genel sekreter olarak göreve başlaması, Türkiye’nin Arap Ülkeleri nezdinde itibarını artırdığı gibi bölgede Türk kimliğinin istikrar unsuru olarak görülmesine hizmet edecektir. Aynı zamanda İhsanoğlu’nun İKÖ’nün bir kolu olan İslam, Tarih, Sanat ve Kültür Merkezi (IRCICA) Genel Direktörü olarak çalışmış olması ve ailesel kökeni, Arap karar alıcılar arasında saygı duyulan ve kabul edilebilir bir kişi olarak ön plana çıkmasına neden oldu. Aynı zamanda İhsanoğlu’nun, seçimle işbaşına gelmesi ve siyasi kimlik taşımayan bir bilim adamı olması, örgütü ekonomik çıkar sağlama ve siyasi nüfuz aracı olarak kullanmak isteyen yöneticilerin devrinin bittiğinin bir göstergesi olmuştur. Arap kamuoyu ve entellektüel çevreleri de İhsanoğlu’nun genel sekreter seçilmesini genellikle olumlu karşılamış ve Türkiye’nin değişen Orta Doğu politikasının bir sonucu olarak görmüşlerdir. (3)

Türkiye’nin İKÖ Genel Sekreterlik görevini önümüzdeki dört yılı boyunca elinde tutacağı düşünüldüğünde örgütü daha aktif bir hale getirmek için işbirliğini teşvik edici önlemler alması ve örgüt yapısını düzenleyen değişiklikler yolunda diğer ülkelerle birlikte adımlar atması gerekmektedir. Bu noktada en önemli görev, Türk genel sekreter Ekmeleddin İhsanoğlu ve ona her türlü desteği sağlayacak Türk Dışişlerine düşmektedir. Öncelikli olarak üye devletlerin yayıldığı coğrafyada oluşacak siyasi krizlere hızlı ve kolektif bir diplomatik müdahale için ortak siyasi iradeyi yansıtacak bir kurumsal yapı acil bir şekilde oluşturulmak zorundadır. Bunu gerçekleştirmek Türkiye’nin diğer üyeleri harekete geçirecek ortak çıkar ve hedefler ortaya koymasıyla doğru orantılıdır. Etkin işleyen kurumsal yapının kurulması ve diğer uluslararası örgütler ve bölgesel entegrasyonlarla işbirliği arzusunun oluşturulması İKÖ’yü uluslararası sistemde dinamik ve sorun çözücü bir uluslararası örgüt haline getirecektir. Bununla birlikte örgüt bünyesinde devam eden ortak kültürel faaliyetlerin genişletilmesi yoluyla ülkeler arasında halk, yönetici sınıf ve entellektüeller düzeyinde varolan psikolojik önyargılar ve kopukluk giderilmeye çalışılmalı, öğrenci değişimi, üniversiteler arası işbirliği gibi eğitimsel faaliyetlerle de gelecekteki ilişkilerin alt yapısı oluşturulmalıdır.

Türkiye’nin İKÖ içinde bu dönüşümü yaparken örgütün finansal gücü olan Suudi Arabistan ve iki bölgesel güç İran ve Mısır’la ciddi diplomatik mücadelelere girmesi olasıdır. İstanbul’daki genel sekreter seçiminde Suudi Arabistan, Mısır ve İran’ın dayatmalarına karşı koyup kendi fikrini kabul ettiren Türkiye, örgüt içi güç dengelerini kendi lehine dönüştürmeyi başarmıştır. Türkiye’nin başarısının ve itibarının kalıcı olması için bu üç ülke ile işbirliği ve dostluğa dayalı bir ortamın oluşturulması da gerekmektedir. Türk Hükümeti, bu ülkelere karşı özel bir diplomatik üslûp kullanılarak siyasi ve ekonomik olarak Türkiye için ayrıcalıklı olduklarını hissettirmelidir. Bu durum, Türkiye’ye duyulan güveni arttırıcı etki yapacaktır. Yine Türkiye’nin bölgesel ve global sorunlarda yaptırım sahibi olması ve istikrarlı ortaklıklar kurması bu bölgesel güçlerin örgüt içindeki dirençlerini azaltacaktır. Aynı zamanda Türkiye’nin tarihten gelen misyonu ve 2004 yılı boyunca dış politikadaki etkinliği, siyasi kaosların ve çatışmaların içinde yaşamaktan bıkan, Batı karşıtı eğilimlerin arttığı Müslüman halklarda ve yönetici sınıfta Türkiye’nin saygınlığını artırmış ve güven duyulan bir uluslararası aktör haline getirmiştir. Hatta Türkiye’nin sahip olduğu devlet modeli demokratikleşme yolunda özellikle Arap entellektüel çevreleri tarafından bölgeye örnek gösterilmektedir. Bu psikolojik avantaj, Türkiye’nin örgüt içinde yaptırım gücünü artıracak ve siyasi ve ekonomik olarak Orta Doğu’ya açılımını kolaylaştıracaktır.

Türkiye, sahip olduğu siyasi, ekonomik ve beşeri potansiyelini akılcı dış politika yöntemleriyle aktif hale getirebilirse bölgede imtiyaz sahibi bir devlet olarak huzur ve barışın garantisi olacaktır. Fakat Türkiye’nin Orta Doğu politikasında kullandığı tarih ve kültürel argümanlar kesinlikle amaç haline gelmemeli ve tek başlarına kullanılarak uzun vadeli yarar beklenmemelidir. Türkiye’nin, Orta Doğu’da ve Müslüman dünyada aranan devlet haline gelmesi, siyasi ve ekonomik etkinlikle güç yelpazesini ne kadar geniş tutabildiğine bağlıdır. Bununla beraber Türkiye’nin İKÖ ile ilişkileri, ne Avrupa Birliği, ne ECO, ne de başka bir bölgesel entegrasyon çabasının alternatifidir. Bu örgütlerle tek tek ilişkiler, birbirini destekleyen ayrı süreçlerdir ve Türkiye’nin aktif diplomasi anlayışıyla elde edeceği kazanımların mücadele alanlarıdır.

(1) İslam Konferansı Örgütü'ne 57 ülke üyedir. 3 ülke (Bosna-Hersek, Orta Afrika Cumhuriyeti, Tayland), iki Müslüman topluluk (“Kıbrıs Türk Müslüman Toplumu” ve “Moro Ulusal Kurtuluş Cephesi”) ve 6 uluslararası kuruluş da (Birleşmiş Milletler, Bağlantısızlar Hareketi, Arap Ligi, Afrika Birliği, Ekonomik İşbirliği Örgütü, İKÖ Parlamenterler Birliği) gözlemci statüsündedir.

(2) Kültürel diplomasi, devletlerin birbirlerine siyasal etkide bulunmak için kullandığı diplomasi yöntemlerinden biridir. Kültürel diplomasi’nin temeli, kültürel açıdan birbirine yakın olan taraflar arasında siyasal etkileşimin daha kolay olacağı varsayımına dayanmaktadır. Bu diplomasi türü, siyasi ve ekonomik öğeler ve profesyonel bir bakış açısıyla desteklenmezse tek başına başarı şansı düşüktür. Ayrıntılı bilgi için bkz. Faruk Sönmezoğlu, Uluslararası Politika ve Dış Politika Analizi, İstanbul, Filiz Kitapevi, 1995, ss.321-322

(3) Londra'da Arapça yayımlanan el Kuds el Arabi gazetesinin 17 Haziran 2004 tarihli sayısında “Araplara İstanbul’da Acı Ders” başlığıyla yayınlanan başyazıda aynen şöyle denmektedir: “Yeni Genel Sekreter Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, iyimser olmayı gerektiren bütün özellik ve sıfatlara haizdir. Mısır'da doğan, Arapça bilen ve demokratik reformlara inanan İhsanoğlu, örgütün çalışmalarını geliştirerek içinde bulunduğu donukluktan kurtarmayı taahhüt etmiş bulunuyor”. Bkz. http://www.byegm.gov.tr/YAYINLARIMIZ/DISBASIN/2004/06/18