"And I have found both freedom and safety in my madness, the freedom of loneliness and the safety from being understood, for those who understand us enslave something in us. But let me not be too proud of my safety. Even a Thief in a jail is safe from another thief. "

Khalil Gibran (How I Became a Madman)

YENİ ÇIKTI !

NEWS AND ARTICLES / HABERLER VE MAKALELER

Friday, October 28, 2005

Irak'taki Referandumun Bölgesel Etkileri


Yasin Atlıoğlu

15 Ekim 2005’te referanduma sunulan Irak’ın yeni anayasası, %78 evet oyu alarak kabul edildi. Irak’ın geleceğine büyük ölçüde şekil verecek olan ve federal bir siyasal sistem öngören anayasa, Orta Doğu coğrafyasında varolan diğer devletlerin siyasi ve toplumsal yapılanmaları ve ülkesel sınırları üzerinde potansiyel bir tehditin oluşmasını beraberinde getirmektedir. Küresel güç ABD’nin bölgede ulus-altı bağları ve etno-milliyetçiliği teşvik eden politikaları, Şii ve Kürt milliyetçiliğini kullanarak bölgeyi tehdit ederken bunlarla çatışacak Arap ve Türk milliyetçiliğini kışkırtan siyasal bir ortamın alt yapısını da hazırlamaktadır.

Anayasa Referandumu ve Sonuçları

15 Eylül’de Irak’ta yapılan anayasa referandumunda 15 milyon kayıtlı seçmenin yaklaşık 9 milyonu oy kullandı. Referandum günü ve öncesi direnişçilerin saldırıları ve güvenlik zafiyetleri ortaya çıksa da katılım % 60 gibi yüksek bir oranda gerçekleşti. Şiiler ve Kürtler, kendi bölgelerinde anayasanın onaylanması için referanduma yüksek bir katılım sağlarken anayasaya karşı olan Sünni Araplar ve Sünni Türkmenler de -ABD askerleri ve Irak güvenlik kuvvetlerinin operasyonlarının baskısı altında- yüksek oranda katılmak için çaba harcadılar. Bununla birlikte referandum öncesi Şiiler ve Kürtlerle anlaşan Sünni İslami Partisi ve Sünni Vakıf Divanı, anayasayı onaylayan hareket tarzıyla Sünni cephe içinde güç kaybına sebep oldu.

Referandumun sonuçları, Irak Bağımsız Seçim Komisyonu tarafından 25 Ekim’de gecikmeli olarak açıklandı ve Irak Anayasası %78’le kabul edildi. Irak genelindeki 18 eyaletten en az üçünde üçte iki çoğunlukla anayasaya hayır oyu çıksaydı anayasa reddedilecek ve anayasa hazırlanma süreci tekrar başlayacaktı. Referandumun ardından gelen ilk sonuçlarda iki Sünni yoğunluklu eyalet olan El Anbar ve Selahaddin’de anayasanın reddedildiği haberleri gelse de Diyala’da hayır oranı % 48’de, Ninova’da ise %55’te kalarak Irak’ın federal anayasanın kabulü Sünniler tarafından engellenememiştir. Böylece Sünni Araplar ve Sünni Türkmenler, Irak’ın geleceği konusunda sahip oldukları tek şansı bu referandum sonucunda kaybederek siyasal iktidarı Şii ve Kürtleri inisiyatifine terk etti. 15 Aralık’ta yeni bir parlamento seçimi yapılacak ve kabul edilen anayasa çerçevesinde ülkeyi yönetecek yeni bir hükümet oluşturulacak.

Anayasanın onaylanması ABD yönetimi ve Batılı devletler tarafından genellikle memnuniyetle karşılanırken 18 Ekim’de iki Sünni eyalette hayır oyunun çıkmasından sonra sonuçların açıklanmasının bir hafta ertelenmesi ve referandumda usulsüzlük söylentileri, referandumun eşitlik ve adaletten yoksun olduğu izlenimini vermektedir. Bu durum Sünni Arapların, Şiilere ve Kürtlere karşı olan düşmanlığını artırabileceği gibi Arap milliyetçisi duyguları da kışkırtabilir. Irak’ın yeni anayasasının Şiiler ve Kürtlerin siyasi, ekonomik ve kültürel varlıklarını güçlendirdikleri bir belge olmanın ötesine geçmesi zor gözüküyor. Bununla birlikte ülkede var olan sosyo-ekonomik sefalet ve yüksek güvenlik riskleri, Irak’ı istikrarsızlıkla besleyerek bölge için önemli bir tehdit kaynağı haline getirmektedir.

Irak’ta Yükselen Etno-Milliyetçilik

Irak’ın yeni anayasası, bölünmeyi ve etno-milliyetçilikleri teşvik eden genel bir karaktere sahiptir. ABD yönetimi, Irak’a yaptığı askeri müdahale sonrası, devlete vatandaşlık bağıyla bağlı Iraklılık kimliğini güçlendirmek ve ulusal düzeyde bir entegrasyon için çaba harcamak yerine ulus-altı kimliklerin ön plana çıkarılmasını tercih etmiştir. Bu çerçevede farklılığa saygı ve demokratik haklar, bölgesel içe dönmeyi (Irksal bilinç, etnik bağlılık, bölgecilik, kabilecilik) ve ABD politikalarını meşrulaştıracak bahaneler haline gelmektedir. Irak anayasasının kabulü ise bu sürecin hukuki çerçevesini oluşturmaktadır. Günümüzde Irak halkı, toplumsal kimliklerini ve siyasi duruşlarını tamamen etnik ve dini aidiyetlerine göre tanımlamakta ve karşıtlıklar üzerine konumlanan bir çatışma kültürü ülke geneline hızla yayılmaktadır.

ABD tarafından Orta Doğu siyasetine yeni iki aktör olarak sunulan Iraklı Şiiler ve Kürtler, federal bir Irak’ın kurulmasını sağlayacak anayasayı onaylatarak merkezi devlet yapısını zayıflatıp tam bağımsızlık yolunda stratejik bir hamle gerçekleştirmişlerdir. Küresel ve bölgesel güçler her ne kadar Irak’ın bütünlüğüne vurgu yapsalar da Irak’ın yeni anayasası çerçevesinde oluşturulacak siyasal sistem, merkezi yönetimin değil federe devletlerin kontrolünde olacaktır. Şiilerin ve Kürtlerin Irak’taki kazanımları bölge ülkelerindeki Şii ve Kürt unsurlar üzerinde harekete geçirici bir etki yapmaktadır. Bununla birlikte Şiilik ve Kürt milliyetçiliğinin bölgede yayılmacı bir tavır içine girmesi bunlara karşı savunmacı ve Amerikan karşıtlığını içinde barındıran Türk ve Arap milliyetçiliği ortaya çıkmasına yol açabilir.

Irak merkezli bölgede oluşan Şii yükselişi başta Suudi Arabistan ve Körfez ülkeleri olmak üzere içinde Şii azınlık bulunduran Sünni ülkeleri tedirgin etmektedir. Suudi Arabistan’daki petrol bölgelerinde önemli bir Şii azınlık yaşamakta ve Necef’teki El Havza El İlmiye’de eğitim almış birçok din adamı ülkedeki Şii azınlığa liderlik yapmaktadır. 2003’teki Irak müdahalesinden günümüze Suudi Arabistan’daki Şii azınlığın mezhepsel eşitlik isteklerinin ve başkaldırı eğiliminin arttığı söylenebilir. Suudi Dışişleri Bakanı El-Faysal yakın bir zamanda Irak’taki gelişmelerden ve İran’ın etkinliğinin artmasından duyduğu rahatsızlığı sert bir biçimde ifade etmiştir. Bu gelişmeler, Sünni-Şii çatışması olasılığının bir alt kanadı olarak değerlendirebileceğimiz Şii-Vehhabi çatışmasının tekrar gündeme gelebileceğinin işaretlerini vermektedir. Sünni ve Şii radikaller böyle bir çatışmayı kışkırtıp tarihsel düşmanlıkları tekrar ortaya çıkabilir.

Irak Şiilerine karşı çatışma potansiyeli taşıyan ikinci grup Iraklı Sünni Araplardır. Yeni oluşturulan sistemin dışında kalan Sünni Araplar, ülkedeki işgal koşullarının etkisiyle Anti-Amerikancılık, Şii ve Kürt düşmanlığıyla beslenen yeni bir Arap Milliyetçiliği akımının doğmasına neden olabilir. Referandumun oy sayımı sürerken yapılan mahkemede Kürt hâkime karşı devrik lider Saddam Hüseyin’in meydan okuyan tavrı yeni Arap milliyetçi akımı için bir ilham kaynağı teşkil edebilir. Saddam, Ağustos ayında bir arkadaşına yazdığı ve Ürdün’de iki gazetede yayınlanan mektubunda “ruhunun ve tüm varlığının, kıymetli Filistin ve acı içindeki Irak'a feda olduğunu” belirterek bir “şehit” paradigması yaratma çabası içine girmektedir. Saddam’ın bu tavırları iktidarını kaybetmiş ve yok olmuş bir diktatörün popülist mesajları olarak değerlendirebiliriz. Fakat Arap Dünyasının bölgede süren savaşları ve haksızlıkları sona erdirecek, Batılı güçlere karşı koyabilecek bir kurtarıcının arayışını sürekli bilinçaltında taşıdığını unutmamak gerekiyor. Öyle ki Saddam Hüseyin gibi bir diktatörün mahkemede sergilediği gururlu ve denetim altına girmeyi reddeden tavır, Irak’ta ve Filistin’de Saddam yanlısı gösterilerin yapılmasına yol açmıştır. Bu gösterilerin belli bir otoritenin denetimi altında zorlama ile yapılmaması ve bir Arap lidere destek veren heyecanlı bir kitlenin gösterisi olması dikkate değer bir durumdur. Saddam’ın içinde bulunduğu durumdan kurtulması imkânsız olmasına rağmen en azından Cemal Abdül Nasır tarzı bir lider ortaya çıkana kadar Arap milliyetçileri için bir simge olmaya devam edecek gibi görünmektedir.

Saddam rejiminin devrilmesinden beri ABD’nin en güvenilir müttefiki olan Kürtler ise yeni anayasayla Kuzey Irak’ta sağladıkları otonomiyi hukuki hale getirdi. Irak’ta ayrıcalıklı bir azınlık haline gelen Kürtlerin siyasi kazanımları, sınırları içinde Kürtleri barındıran Türkiye, İran ve Suriye’yi doğrudan etkilemektedir. Son iki yılda Türkiye’de terör örgütü PKK’nın tekrar silahlı eylem yapabilecek yeteneğe ulaşması, Suriye’de Kamışlı ve Şeyh Haznevi olayları, İran’da da zaman zaman Kürt bölgelerde meydana gelen ayaklanma girişimleri Kuzey Irak’ın Kürt milliyetçileri için bir çekim merkezi olduğunu göstermiştir. Iraklı Kürt liderler Talabani ve Barzani anayasa ile yeni siyasal sistemde sahip oldukları siyasi gücü ve ayrıcalıklı konumu, Kürtleri tam bağımsızlığı için tarihsel bir fırsat olarak görmektedir. Iraklı liderlerin benimsedikleri Kürt milliyetçiliği, ABD’nin koruyuculuğunda ve Türk ve Arap kimliklerini dışlayıcı bir şekilde gelişmektedir. Talabani’nin yakın zamanda verdiği demeçlerde Kürtlerin Orta Doğu’da bağımsız olamayan tek halk olduğunu vurgulaması ve ABD’nin Kürtler üzerindeki koruyucu rolüne verdiği önemi ifade etmesi mevcut durumun en açık göstergesidir. Talabani’nin ABD hamiliğine aşırı güveni, Molla Mustafa Barzani’nin 1975 yılında CIA’den aldığı parasal yardım sonrası Kürdistan’ın ABD’nin 51. eyaleti olması gerektiğini söylemesini hatırlatmaktadır. Bununla birlikte Barzani’nin Amerika ziyaretinde en üst düzeyde “kahramanlar gibi” karşılanması ve gördüğü itibar, ABD yönetiminin Irak’taki stratejik hedeflerinde Kürtleri vazgeçilmez bir faktör olarak gördüğünü ortaya koymaktadır. Şu an için Kürt liderler, bölgede bağımsız bir Kürt devletinin siyasi ve ekonomik olarak yaşamasının imkânsız olduğu gerçeğini bilerek siyasi eylemlerinde ve açıklamalarında temkinli ve uzlaşmacı davranmaktadır. Buna rağmen iki lider de uluslararası konjontürün elverişli olduğu gün gelene kadar bağımsız bir Kürt devletinin siyasi ve ekonomik alt yapısını oluşturmayı ihmal etmemekte ve üç ülkenin (Türkiye, Suriye, İran) çıkarlarının kesiştiği bir bölgede kendileri için yaşam alanı açmaya gayret etmektedir. “Kürdistan” olarak adlandırılan bu yaşam alanı üzerinde oluşturulacak siyasi yapılanmanın Kürt liderlerin bilinçaltında var olan “Büyük Kürdistan” ideolojisiyle desteklendiği söylenebilir. Barzani’nin Türkiye karşıtı söylemleri ve son olarak Habur sınır kapısının Irak tarafına Kürt bayrağının asılması gibi simgesel eylem biçimleri etno-milliyetçi söylemlerin sonucudur. Kuzey Irak’taki bu tarz etno-milliyetçi radikal söylemler terör örgütü PKK’nın Türkiye sınırları içindeki silahlı eylemleriyle birleşince Türkiye’de devlet düzeyinde olmasa da halk düzeyinde tepkisel bir Türk milliyetçiliğinin yavaş yavaş ama geniş kitleler halinde yükselmesine neden olmaktadır. Bu milliyetçilik, ülke içindeki Kürtlerden çok Kuzey Irak merkezli Kürt milliyetçiliğine ve terör örgütü PKK destekçilerine yönelik bir tepkiyi ifade ederken ABD’nin Orta Doğu politikalarına karşı anti-Amerikancı bir yönde barındırır.

Türk Dış Politikasının Irak’taki Gelişmelere Bakışı

Türkiye, Soğuk Savaş’ın bitişinden sonra bölgesinde var olan stratejik boşluk alanlarının doldurulmak ve Irak Müdahalesi sonrası bölgenin yeniden yapılandırılmasında bölgesel bir güç olarak etkin rol oynamak amacıyla özellikle 2003 yılından beri yeni çok boyutlu bir dış politika konsepti benimsemiştir. Bu konsept çerçevesinde dış politikadaki ilk amaç, Başbakanlık Başdanışmanı Ahmet Davutoğlu’nun “komşu ülkelerle 0 sorun ilişkisi” olarak adlandırdığı siyasi, ekonomik ve askeri kriz ve risk alanlarının uzağında durmaktı. Daha doğrusu bu politika, yakın çevresinde diplomatik ve ekonomik ilişkileri geliştirerek kriz çıkmasını engellemek ve var olan krizleri ortadan kaldırmak şeklinde özetlenebilir. Türkiye, 2004 yılı içinde Orta Doğu, AB ve ABD ilişkilerini dengeleyerek kısmen başarılı bir dış politika performansı ortaya koymuştur. Fakat bu dış politika stratejisinin en zayıf halkasını Irak politikası teşkil etmektedir. Çünkü sadece diplomatik ve ekonomik ilişkiler yoluyla Saddam sonrası Irak üzerinde etkili olmak kolay gözükmemektedir. Küresel güç ABD, Irak’ta işgal dönem boyunca otoriter ve askeri güce dayalı bir denetim ve etkinlik kurmuştur. Türkiye ise böyle bir politika karşısında etkisiz kalmış ve Irak’ı yeniden yapılandırma sürecini sadece izlemekle yetinmiştir. Irak anayasasının referandumda kabul edilmesi ise Türk dış politika stratejilerinin sonunu getirmiştir.

Irak’ta anayasanın kabul edilmesiyle Türkiye’nin Irak politikasında savunduğu kırmızı çizgiler, yani “Irak’ın toprak bütünlüğünün korunması” ve “Türkmen politikası” stratejileri büyük ölçüde anlamlarını yitirmiştir. Özellikle 2005 yılında ABD-Türkiye ilişkilerindeki gerilimin getirdiği esnek denge politikası ve sadece terör örgütü PKK’ya endekslenen Irak politikası, Türkiye’nin Orta Doğu’da sıradanlaşmasına ve inandırıcılığını yitirmesine neden olmaktadır. Başbakan Erdoğan’ın geçen hafta Irak konusunda yaptığı ani çıkış gibi hamleler ise süreklilik ve yaptırım özelliğinden yoksundur. Şu an Türkiye’nin karşısındaki yeni bir Irak ve yeni siyasi muhataplar bulunmaktadır. Aynı zamanda federal yapıda örgütlenecek olan yeni Irak tarihte hiç olmadığı kadar fazla belirsizlikler ve çatışma alanlarını içinde barındırarak siyasi, ekonomik ve kültürel olarak parçalanma riski taşımaktadır.

Türk karar alıcıların, Irak’ta yeni oluşan iktidar dengelerini iyi analiz edip belki de Türkiye’nin yeni dış politika konseptinin dışına çıkılarak Irak’a özel yeni bir dış politika stratejisi üretmeleri gerekmektedir. Türk karar alıcıların Irak iktidarındaki yeni muhatapları Şii ve Kürt liderler olacaktır. İki toplumun liderleri de devlet tecrübesi taşımamakla birlikte dini ve yerel lider misyonuna sahiptir. Bundan dolayı bu kişiler Türkiye tarafından siyasi, diplomatik ve askeri baskıyla denetim altında tutulmazsa radikal ideolojik söylemleri kullanmaya yatkındırlar. Liderlerin bu özellikleri göz önünde bulundurularak Türk kararalıcıların bu kişilerle siyasi ve diplomatik ilişkileri acil bir şekilde yoğunlaştırıp karşılıklı bir güven ortamı oluşturmaları gerekmektedir. Türkiye’nin yeni Irak politikası, diplomatik ve ekonomik ilişkileri içinde barındırdığı gibi askeri tehdit ve yaptırım gücünü gösterebilme yeteneğine sahip olmalıdır. Türkiye, güç politikasını uygularken mümkün olduğunca bölgedeki devletleri karşısına almamaya ve ortak bir mutabakat çerçevesinde hareket etmeye özen göstermelidir. Bununla birlikte Türkiye Irak’ta askeri olarak bir süre daha kalacak gibi görünen ABD ile işbirliğine açık olmakla birlikte ilişkilerde ani çıkacak krizlere de iyi bir kriz yönetimiyle cevap verebilmelidir.

Monday, October 17, 2005

Hariri Suikasti: 1 Kişi Tutuklandı

Kaynak: VOA

Fransız polisi, Lübnan eski başbakanlarından Refik Hariri suikastiyle ilgili olarak bir kişiyi tutukladı.

Muhammed El Sıddık, Birleşmiş Milletler’in suikastle ilgili olarak açtığı soruşturmanın önemli tanıklarından biriydi.

Fransız polisi, Sıddık’ın kısa süre içinde Lübnan’a iade edileceğini duyurdu.

Lübnan gazeteleri, Muhammed El Sıddık’ın, Lübnan güvenlik güçlerinin suikast planı yapmak için düzenlediği toplantıya katıldığını iddia ettiğini yazdı.

Suriye ise Sıddık’ın güvenilir bir isim olmadığını söylüyor.

Birleşmiş Milletler adına soruşturmayı yürüten savcının da Lübnanlı güvenlik yetkililerinin suikast planının arkasında olduğu yolunda açıklama yapması bekleniyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Kofi Annan, soruşturmayı Aralık ayına kadar uzatmadan önce özel savcı Detlev Mehlis’in gelecek haftaki raporunu bekleyeceğini söylemişti.

Thursday, October 13, 2005

President to CNN

Source: SyriaTimes

13–10–2005 ‏‏

President Bashar al-Assad has given the following Interview to the American CNN: ‏

Ms Amanpour: Welcome to Damascus, Syria where President Bashar al-Assad is joining us in his first major television interview; certainly his first US television interview. And it comes at a time of increased heightened tension between the US and Syria and potentially more tension between Syria and its regional neighbours with the impending publication of the UN investigation into the murder of Rafik al Hariri, the Former Lebanese Prime Minister. Joining us to talk about all this is President Bashar al-Assad ‏

Mr President: You are most welcome in Syria. ‏

Ms Amanpour: The United States is extremely angry with you and your government and accuses you of facilitating, providing safehaven and now actively supporting the insurgency in Iraq. What are you going to do to stop doing all that, to stop allowing the insurgents into Iraq ‏

Mr President: I wouldn`t say this is true. It`s completely wrong. You have many aspects of the problem. The first aspect is that no country can control its borders completely. An example is the border between the United States and Mexico; and many American officials told me that they cannot control the borders with Mexico but they end up saying you should control your borders with Iraq. This is impossible; and I told Mr Powell the first time we met after the war that it is impossible to control the border and we asked for some technical support. But, anyway, we have taken many steps to control our border, as I said not completely, but we have taken many steps, and we would like to invite any international delegation or from the United States to come and see our borders, to see the steps we have taken and to look to the other side to see nothing. There is nobody on the other side, neither Americans nor Iraqis. ‏

Ms Amanpour: And yet, everybody I talked to on the ground in Iraq say that the bulk of the foreign insurgents or Iraqi insurgents are coming from Syria. Why cannot your forces go house to house? Why cannot you actively stop this, close it down?

Mr President: I said it`s impossible for any country to stop it, and many officials said that the number is between 1000 and 3000 insurgents or, as they call them, terrorist. The chaos in Iraq is the reason for the trouble not the border. We should be very frank about this. The problem is a political problem, not the border with Syria. When there is chaos, it is fertile soil for terrorist. This is the problem.

Ms Amanpour: Can I just get your view on the insurgency? Do you agree it`s a bad thing? Would you like to see the insurgency stop? ‏

Mr President: Regardless of what the United States wants, our interest as Syria is to have a stable Iraq and when you have insurgency or terrorism or any thing like there will be more chaos, there will be a fragmented Iraq. That means affecting Syria directly. This is contagious. So, from our point of view we should help the Iraqis be stable, we should differentiate between the insurgency and the Iraqis who fight the American and British troops. This is something different. I am talking about the people who kill the Iraqis, those whom we call terrorists. We are against them completely.

Ms Amanpour: The US, I believe it was Deputy Secretary of State Armitrage, about a year ago, came and gave you a list of names of people they suspect as being leaders of the Iraqi insurgency here in Syria. Why did you not round them up?

Mr President: We only found one; and we told them we found one; and he left Syria and went to Iraq and was captured in Iraq by the Iraqi forces. So we only found one. Actually they don`t have accurate information. ‏

Ms Amanpour: And was that the half brother of Saddam Hussein?

Mr President: Yes, he was that only one found in Syria and nobody else.

Ms Amanpour: Why have you stopped, according to your Ambassador in Washington, intelligence cooperation with the United States? ‏

Mr President: You cannot have intelligence cooperation while having adverse political results and more attacks against Syria on the part of the American Administration. Second, as a result of the lack of knowledge and analysis on the part of American intelligence services, in many cases this intelligence cooperation made a negative impact on Syria`s interests and we lost confidence as intelligence services so we stopped cooperation. But there have been attempts to resume cooperation recently through Arab and foreign mediators. We said we don`t have any objection provided that there is a third party. These Arab and non-Arab mediators asked the Americans about what they want from Syria and so far we haven`t received an answer.

Ms Amanpour: What is your condition for helping the United States, and are you prepared to help the United States? ‏

Mr President: You mean in Iraq?

Ms Amanpour: Yes

Mr President: Definitely. We don`t have any problem, and we said that publicly. They talk about a stable Iraq and we have a direct interest in a stable Iraq. They talk about a unified Iraq, we have a direct interest in a unified Iraq. They talk about supporting the political process, we have an interest in that because that will help build stability. So there are no differences. We don`t know what they want. I think they don`t know what they want. ‏

Ms Amanpour: Well, what they want is for the insurgency to be closed down. Can I ask you: there is a lot of talk about potentially the United State bombing safehavens and insurgent strongholds inside Syria. Has that happened?

Mr President: Never.

Ms Amanpour: If it does happen, would you consider that a hostile act and would you retaliate? ‏

Mr President: We will deal with each case when it happens. We cannot say now how we are going to deal with every case. It is difficult for me to answer a hypothetical question now. But they will not find such a stronghold in Syria to bomb. We don`t have any camps and we have been fighting such terrorism since the 1970s, and recently we had incidents, clashes between security forces and these terrorists in Syria. This is a general situation caused by the chaos in Iraq. ‏

Ms Amanpour: Mr President, you know the rhetoric of regime change is headed towards you from the United States. They are actively looking for a new Syrian leader. They are granting visas and visits to Syrian opposition politicians. They are talking about isolating you diplomatically and perhaps a coup de tate, your regime crumpling. What are you thinking about that? ‏

Mr President: I feel very confident for one reason: I was made in Syria and wasn`t made in the United States. So I am not worried. This is a Syrian decision and should be taken by the Syrian people and nobody else in this world. So we don`t discuss it in Syria. I wouldn`t care about any other opinion, and wouldn`t put any other opinion ahead of the Syrian people`s opinion regarding this issue. ‏

Ms Amanpour: What would happen, do you think, if there was an alternative to you, and who is the alternative to you?

Mr President: It could be any patriotic Syrian, and we have a lot. I am not the only person who is eligible to be President. I don`t have any problem with that. But no Syrian would be allowed to be President if he is made outside our borders. This is a Syrian principle. ‏

Ms Amanpour: The Secretary of State Condoleezza Rice has said if not regime change then behaviour change. They want you to change the behaviour of the Syrian government. One of these issues is the Iraq insurgency and she wondered whether the Syrian government is smart enough to take that course. ‏

Mr President: They didn`t say in what direction should we change our behaviour, to do what? They only talk about the border which is not true. Can you sum the behaviour of a country in a border issue which is trivial, which is not the real problem. The real problem is: what about the peace process in our region? This is the problem. We are interested in making peace and they are not interested. This administration is not interested in making peace. We are interested in a more stable Iraq. They only talk about a stable Iraq but the mistakes they make everyday give the opposite result. This is the difference between Syria and the United States. So should we support more mistakes? This is the question. They should be more specific. ‏

Ms Amanpour: Mr President it is not just with the United States that you are having trouble right now. It is potentially with the whole world. As you know in two weeks the UN investigation into the assassination of Rafik al Hariri will be published and there are well informed US sources who say Syria will be implicated. Are you prepared for the isolation and the pressure that will be put on Syria if that report says that either officials or very high ranking officials here are responsible? ‏

Mr President: You said if. So, we are not isolated so far. We have very good relations with the whole of the world and I think most countries know that Syria is not involved in that crime for two reasons. The first reason is that it goes against our principles. The second reason is that it goes against our interests. And from another perspective, Rafik al-Hariri was supportive of the Syrian role in Lebanon. He was never against Syria. So there is no logic in involving Syria or putting Syria`s name to this crime. So far we are very confident. We received the investigation committee two weeks ago. We were very cooperative and we are more confident after those interviews they made in Syria that we are completely innocent, that Syria has nothing to do with this crime. ‏

Ms Amanpour: And yet you obviously heard the informed speculation that Syria could be implicated. If it is implicated and if the names of high level or any Syrian officials are provided as suspects, will you hand them over to an international trial?

Mr President: In this respect if there is a Syrian person implicated, under Syrian law this person is a traitor and should be punished by the maximum penalty. This is treason, and it`s natural for us to try him or for him to be tried anywhere else in the world. But this is a different issue. I am talking about our confidence that Syria is not implicated and at the same time so far there is no evidence that Syria is implicated. We are satisfied with this. There is no material evidence. ‏

Ms Amanpour: So let me get it straight; again if Syrians are implicated, you will hand them over for international trial? ‏
Mr President: If they are implicated they should be punished internationally, in Syria or whatever. If they are not punished internationally they will be punished in Syria.

Ms Amanpour: Mr President, as I said, people believe that Syria is responsible. I want to know whether you could have ordered this assassination?

Mr President: This is against our principles and my principles, and I would never do such a thing in my life. What do we achieve? I think what happened targeted Syria, targeted our reputation, our relations with the Lebanese, our relations with many countries in the world. It is impossible. ‏

Ms Amanpour: If a Syrian or many Syrians are implicated, is it possible that such a crime could have taken place by Syrian officials without your knowledge? ‏

Mr President: I don`t think so. If that happened it would be treason. ‏

Ms Amanpour: How did you first hear about the assassination? ‏

Mr President: From the news. I was in my office. ‏

Ms Amanpour: As you know, because you have read it, and we have read it, there are witnesses who have said that during one of Mr Hariri`s last visits to Damascus he was threatened by you unless he supported the extension of the current President Emile Lahoud who is friendly to Syria. Did you threaten him Sir?

Mr President: This is another illegal presumption. It is not my nature to threaten anybody. I am a very quiet person, I am very frank, but I wouldn`t threaten anyone. Second, you said I threatened him for the extension and they say I threatened him then the Syrians killed him. So why kill him if he did what Syria wanted. He didn`t do anything against Syria. If we wanted the extension, he helped Syria achieve the extension. So why harm him or kill him. There is no logic. But anyway I didn`t do it and would never do it.

Ms Amanpour: You know, Mr Hariri`s son Sa`ad led a victorious democratic coalition to victory in the last elections in Lebanon, and yet he is now living in Paris; and he said he fears an assassination plot against him. Does Mr Sa`ad al-Hariri or any people, even those who speak out against Syria in Lebanon, journalists and others, do they have anything to fear from you?

Mr President: No, definitely not from Syria. Never. We don`t have this history of assassination in Syria. So, they don`t have to worry. The question is what information they had and who passed this information to them, that they are under threat. This is the question. That is what happened with Mr Hariri two days before he was killed, we read in the newspapers, that more than one western official told him be careful they are planning to kill you. So what plan? We should know. Maybe someone passed the same information to this person.

Ms Amanpour: There are some people Sir who say that you are the President but maybe you are not fully in charge of those aspects. Maybe you are not in the loop. Is that possible?

Mr President: But at the same time they say I am a dictator. So they should choose. You cannot be a dictator and not be in control. So if you are a dictator you are in full control, and if you are not in control you cannot be a dictator. Actually I am not the first one and I am not the second one. I have my authority by the Syrian constitution, but at the same time it is not enough to have authority. It is very important to have dialogue with the widest circle of people you can to take your decision; and this is the way I work.

Ms Amanpour: What would you envision for two week from now. This report is going to come out. If the worst case scenario for Syria is in that report, in other words, Syria is to blame, what is going to happen to this country? There will be sanctions. Your country will be increasingly isolated. How will the country survive?

Mr President: That depends on the evidence. If there is any evidence we will support any action. This is for sure. If it is just a political game and there is no evidence and they are looking for a reason to isolate Syria, what would they achieve if they isolate Syria? Nothing. What can they do about many issues in the Middle East that Syria is essential to solving. Nothing. We are essential. They cannot isolate Syria. Isolating Syria is isolating themselves from many issues in the Middle East. So we are not worried about that. We are worried about a political game or politicizing the report. We are very confident that if the report is professional it will say that Syria is not involved. Otherwise we think there must be political pressure on the report to give a different result and accuse Syria without any evidence. That is what we are worried about. ‏

Ms Amanpour: Mr President you have talked about regional issues. Back in 2000 there was a window of opportunity for potential peace between Syria and Israel. The window closed and for five and a half long years there doesn`t seem to be another opportunity. What does it take to make peace between you and Israel? ‏

Mr President: Let me start from the memoirs of President Clinton who mentioned the round in Shepherd`s Town, and said that Syria was ready to make peace and it was forthcoming towards peace but Barrack couldn`t deliver. So we were ready in 2000, were ready in 1991 when the peace process was launched in Madrid and we are still ready. So we haven`t changed as Syria. What changed are two things: the administration in the United States has changed and the government in Israel has changed. The administration in the United States as I heard from them, maybe from Mr Powell, and as many Arab and European officials heard from the American administration and some of them heard from President Bush that the peace process is not their priority. At the same time we don`t think this government in Israel is serious about the peace process. So in the near future we don`t see any hope but in the long term there must be peace. There is no other option. ‏

Ms Amanpour: Every time this issue comes up we need to ask about the Palestinian rejectionists, the so-called radical Palestinians who don`t believe in the peace process and who have been blamed for terrorism, and who have bases here. Are you going to close them down? ‏
Mr President: In Syria we have half a million Palestinians and they have 8 political organizations. They have been here for decades, and we have another two who were expelled from the Palestinian territories and came to Syria. They are not allowed to go back to their territories. The normal thing is that they should go back to their country. In Syria all these organizations can work on a political basis. They cannot do anything else. They meet with the Palestinian people in Syria, they express their political position. Regarding the two organizations, they don`t have members in Syria. The don`t have an organization. They don`t have offices. There are a few leaders who were expelled from their territories and they came to Syria. So they don`t have offices. They have houses and they meet with people. So, when they ask us to close them down what do we close? Their houses? They will have other houses and meet with people because they live a normal life, but they don`t do any action in the Palestinian territories from Syria. ‏

Ms Amanpour: I will ask about reform here in Syria. When you became President tragically because of the death of your brother, you became almost the accidental President of Syria. And people had huge hope because you were young, you were a new face, there was a moment when there was a Damascus Spring flowering, reform, a little bit of democratic progress, and all came to a grinding halt. Now you started a little bit again after the Party Congress in the summer. And yet people say it is still not enough. We cannot go in slow motion now because the pressures on us are so intense. What is your plan for this? ‏

Mr President: Let me comment on the accidental president term. I cannot accept it because it means that we ignore the opinion of the Syrian people who made me president. So it wasn`t accidental, it was through their will. Second, when you ask about my plan you should ask me first do I have all the requirements? No, we don`t have. Because we have many factors, internal and external. Internal factors are your will, your history, your tradition, your goals and many other factors. The external factors are the peace process, stability in the region, the support that you get from developed countries in reforming your country. When you say reform it is not only political reform, it is political, economic, technical and all the other aspects of reform. So we don`t control all these aspects. That is why we have a lot of obstacles to go forward. When we talk about the speed regarding this plan, it is the matter of what car you have. You cannot go very fast in an old car. You need a new car. What pillars do you have? We should put pillars when we have reform. These pillars constitute the base when you have a building up in the space, if it is not strong enough it will fall. So these pillars are related to our history and the other factors that I mentioned. ‏

Ms Amanpour: But are you committed to it? ‏

Mr President: Definitely. We are not perfect, nobody is perfect. We are going steadily and consistently. Maybe not very fast but we are consistent. We are committed, not only the government, but the majority of the people support this process. But we still have a long way to go. That doesn`t mean that we haven`t done anything. We have done a lot. We have recently started studying a modern multi- party law. We had a number of political parties but we are looking for a more open law. We had private universities during the past few years, we had private media, private schools, private banking. We have done many things during the past few years. For me I don`t think it`s slow. It is fast. But you always want to be faster and this is normal and we want to achieve more. This is normal ambition.

Ms Amanpour: I will ask one last question. Sitting here feeling we are about to enter quite a tough period between Syria and the rest of the world. Do you feel that too?

Mr President: No, not with the rest of the world, because the United States and some other countries are not the rest of the world. They represent themselves. We have good relations with all countries of the world. We have very good dialogue. They understand our position very well. They know our point of view about different issues and we don`t have any problem now. ‏

Ms Amanpour: And yet there is some tension between you and Saudi Arabia, there is some tension between you and Egypt, quite a lot of regional tension. Iran is about your only real friend right now. ‏

Mr President: No. I was in Egypt two weeks ago and I have a very good relationship with President Mubarak and they support Syria. I also have a very good relationship with King Abdullah of Saudi Arabia and he supports Syria. Sometimes we don`t see each other that much but that does not mean we have bad relations.

Ms Amanpour: Your father made a strategic decision in 1990-1991 to support the first President Bush in the Gulf War against Saddam Hussein. Why did you not do the same this time? ‏

Mr President: No! President Hafez al-Assad did not support President Bush, he supported the liberation of Kuwait. And this is the difference. So it`s completely different. If I am going to support this administration, I would be supporting the occupation of Iraq. And we are against the war generally. We think that wars create tension and create adverse effects that will affect Syria directly and the other countries not only Iraq. So we are against the war in principle and in terms of interest. That is why we didn`t support the war.

Ms Amanpour: Are you now afraid of civil war there though?

Mr President: Yes. When you have chaos it is a fertile soil for civil war. ‏

Ms Amanpour: Would that not propel you to try to support what the US is doing in Iraq?

Mr President: That is what I said a few moments ago, that we are ready to support the political process. We cannot achieve stability and prevent Iraq from civil war or fragmentation without a political process. You need that political process. We support the political process and we support the government. We support Iraq, and that is different from supporting the United States. ‏

Ms Amanpour: On that note Mr President, thank you very much indeed for joining us. ‏

Mr President: Thank you for visiting Syria and once again you are welcome.

Gazi Kenan Neden İntihar Etti?


Yasin Atlıoğlu

Birleşmiş Milletler Hariri suikastini soruşturma komisyonu başkanı Alman savcı Delvet Mehlis’in suikast ile ilgili hazırladığı raporun açıklanması beklenirken Suriye Haber Ajansı (SANA) tarafından Suriye İçişleri Bakanı Gazi Kenan’ın dün öğleden önce ofisinde intihar ederek öldüğü bildirildi. Bu ölüm haberi, ilk olarak olayın intihar olup olmadığı sorusunu akla getirdi. Hemen ardından ise olayla Hariri suikasti soruşturması arasındaki bağlantının boyutu üzerinde duruldu. Suriye’nin eski ve deneyimli bürokratı Gazi Kenan’ı intihara götüren süreç neydi? Gazi Kenan, Hariri suikasti davasına sistemin verdiği bir kurban mı? Yoksa Beşşar’ın iktidarı eski kuşak yöneticilerden temizleme operasyonunun bir parçası mı?

Kardahalı Bir Nusayri: Gazi Kenan

Gazi Kenan, 1942 yılında Lazkiye’nin Kardaha kasabasına bağlı Bhamra köyünde tanınmış bir Nusayri ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Hafız Esad da Kardahalı olduğundan dolayı bazı kaynaklar Gazi Kenan’ın akrabası olduğunu söylemektedir. Akraba olup olmadıkları tartışmalı bir konu olsa da ikisi de aynı mezhepten idi ve askeri kariyerleri büyük bir benzerlik göstermektedir. 1965 yılında Askeri Akademi’yi bitiren Gazi Kenan, orduda hızlı bir şekilde yükseldi. 1970’lerde Albay rütbesini alıp 1982 yılına kadar Humus’taki Suriye istihbaratının şefi olarak görev yaptı. 1982 yılında Hafız Esad tarafından Lübnan’daki Suriye Askeri İstihbaratı’nın komutanlığına atanan Gazi Kenan, 2002 yılına kadar bu görevde kaldı. Lübnan’da görev yaptığı yıllarda, bölgede barınan terör örgütleriyle yakın ilişkiler kuran ve adı zaman zaman yolsuzluklara karışan Gazi Kenan, Lübnan politik sistemindeki dengeler üzerinde önemli etkinliğe ve yaptırım gücüne sahipti. Bundan dolayı Lübnan’da kendisine verilen “King Maker” lakabını tamamen hakediyordu. Kenan'ın Lübnan’daki gücünün dayanağı, kendine direkt bağlı olan ordu ve geniş istihbarat ağıydı.

Suriye’de Hafız Esad’ın kurduğu rejimin içinde Kenan gerek Nusayri olmasından gerekse pragmatik kişiliği ve mutlak sadakatinden dolayı değişmez isimlerinden biri oldu. Hafız Esad ölmeden önce oğlu Beşşar’a iktidarı hazırlarken Hava Kuvvetleri Komutanı Muhammed el-Khawli ve Suriye Askeri İstihbaratı’nın Başkanı Ali Duba gibi Nusayri üst düzey subayları ordudan tasfiye ederken Gazi Kenan’a dokunmadı. 2000 yılındaki iktidar değişiminden sonra da Beşşar’ı ilk destekleyenlerden biri olan Gazi Kenan, Suriye rejimindeki nüfuzunu büyük ölçüde korudu. 2002 yılında Lübnan’daki görevi sona erdikten sonra ise Ekim 2004’de Beşşar’ın kurduğu yeni kabinede İç İşleri Bakanı olarak görev aldı. O dönem Kenan gibi deneyimli bir istihbarat şefinin İç İşleri Bakanlığına atanması, Beşşar’ın iç güvenlik yapılanmasında yeni bir model benimsediği yorumlarına yol açmıştı. Bununla birlikte Gazi Kenan’ın kabinede yeralması eski kuşak siyasi ve askeri güç odaklarının yönetimde daha fazla söz sahibi olması anlamına da geliyordu.

Hariri Suikastı ve Gazi Kenan’ın İntiharı

Modern Orta Doğu tarihinde belki de Hariri suikasti kadar çok uluslararası sonuç doğuran bir başka suikast söz konusu olmadı. Uluslararası bir sorun haline gelen Hariri suikastinin gölgesi, Suriye yönetimi üzerinde daha uzun yıllari hissedecek gibi gözüküyor. Siyasi ve ekonomik zaafiyetler taşıyan Suriye’nin içinde bulunduğu uluslararası şartlarda Hariri suikastine dolaylı olarak bile bulaşması veya öyle gösterilmesi uluslararası alandaki manevra kabiliyetini oldukça sınırlamıştır. ABD öncülüğünde Suriye’ye yönelik uygulanan güce dayalı politik taaruza Suriye’nin güç kullanarak cevap vermesi mümkün değildir. Suikastte suçlu olup olmamasına bakmadan Suriye yönetiminin bazı tavizler vermesi gerekmektedir. Gazi Kenan’ın intiharı da öncelikle bu uluslararası tablo göz önüne alınarak incelenmelidir.

BM Hariri suikastini soruşturma komisyonu, Eylül ayında Suriye yönetiminin işbirliğini kabul etmesi sonucu Şam’a bir ziyarette bulundu. Alman savcı Delvet Mehlis’in sorguladığı isimler arasında Suriye İçişleri Bakanı Gazi Kenan da bulunuyordu. Suikastla bağlantılı olarak en fazla suçlamalara maruz kalan iki Suriyeli, Suriye İçişleri Bakanı Gazi Kenan ve Lübnan’daki son istihbarat şefi General Rüstem Gazali idi. Ağustos’ta suikastla ilgili tutuklanan Lübnanlı dört üst düzey güvenlik görevlisi, Kenan ve Gazali’nin yakından tanıdıkları ve beraber çalıştıkları kişilerdi. Bu noktadan hareketle BM komisyonu, Suriye mercilerine suikastla direkt bağlantıdan tutun suikastin yapılmasının engellenememesine kadar uzanan geniş çaplı suçlamalar yapabilmektedir. Tabi ki BM komisyonunun hazırladığı raporun, büyük devletlerin tesiri altında kalıp çoğu zaman hukuki bir boyut taşımayan siyasallaşmış ve tek taraflı iddialar haline gelebileceği de unutulmamalıdır.

Son gelişmeleri yorumlarken Beşşar’ın uluslararası baskıyı savuşturmak ve rejimi yaşatmak için büyük güçlere karşı ılımlı diplomatik yaklaşım sergileyerek Gazi Kenan’ı kurban vermek istemiş olabileceği düşünülebilir. Gazi Kenan ve birkaç Suriyelinin yetkilinin uluslararası mahkemede yargılanmasını sağlamak belki de uluslararası toplum karşısında Suriye yönetimini temize çıkarmaya veya en azından rahatlatmaya yetecektir. CNN verdiği mülakatta Beşşar’ın suikastla alakası olanların vatana ihanetten yargılanacağını söylemesi bu tezi doğrulamaktadır. Böylece Beşşar, suikasta bulaşmadığını dünya kamuoyuna göstermek istemekle birlikte Suriye’de bulaşanlar varsa onlarında ağır bir şekilde cezalandırılacaklarını açıkça söylemektedir. Gazi Kenan’ın intiharından birkaç saat önce çıktığı radyo programında “suikastla ilgim yok, söyleceğim son söz bunlar” demesi ise intiharla suikast arasındaki doğrudan bağı gözler önüne sermektedir. Bir de buna kendisini ülkesine adadığını düşünen bir askerin kişisel onurunun zedelenmesi ve bozulan psikolojisi de katılınca bu şartlar onu intihara götürmüş olabilir.

Gazi Kenan’ın intiharının Suriye iç siyasetindeki iktidar mücadelesi ve dengeler açısından dolaylı etkilerine de bakmak olayı daha anlaşılır kılacaktır. Beşşar’ın 2000 yılından beri gerçekleştirmek istediği siyasi ve ekonomik reformların önündeki en önemli engelin iktidar çevresinde barındırılan eski kuşak siyasiler, bürokratlar ve çıkar grupları olduğu bilinmekteydi. Hatta Beşşar’ın tecrübesiz olması ve bu kişileri yeterince kontrol altında tutamaması 2001 yılında “Şam Baharı” olarak adlandırılan açılım polikasının sonunu getirdi. Beşşar iktidarda kaldığı süre boyunca halk desteğini arttırıp iktidarı gücünü kendisinin etrafında örgütlenen yeni ve değişime açık bir elit sınıfta toplamak istemiştir. Bu değişim adına birçok eylemde bulunan Beşşar, yaptığı kabine değişiklikleri ve tasfiyelerle eski kuşağı yönetimden uzaklaştırmaya çalışmıştır. Son olarak Mustafa Talas ve Abdülhalim Haddam’ı tasfiye eden Beşşar, Gazi Kenan intihar etmeseydi büyük bir olasılıkla yakında yapılacak kabine değişikliğinde onu da görevden alacaktı. Bu açıdan intihar olayı, Beşşar’ın tasfiye politikasına hizmet etmekle birlikte tasfiyenin yapılış şekli Suriye yönetimin imajı açısından olumsuz bir durumdur. Yine Gazi Kenan’ın ölüm şeklinin intihar olması, 2000 yılındaki iktidar değişiminden önce başbakanlıktan yolsuz suçlamalarıyla alınan ve cezaevinde intihar girişiminde bulunan Mahmud El Zubi’yi hatırlatmaktadır.

Rejim Çöküyor mu?

Soruşturmanın Şam ayağı devam ederken Batıda ve bölgede kamuoylarını, BM soruşturma komisyonunun yayınlayacağı raporun içeriği konusunda özellikle İsrail kaynaklı haberler ve söylentiler işgal etmeye başladı. Bu haberlerde ana fikir olarak Suriye rejiminin çökmek üzere olduğunun altı çiziliyordu. Kenan ve Gazali’nin dışında Esad'ın kardeşi Mahir Esad ve eniştesi Asef Şevket’in de suikasta karıştığına dair kanıtların komisyonun elinde bulunduğu dile getiriliyordu. Yine Beşşar’ın kız kardeşi Büşra ve kocası Asef Şevket’in çıkarları karşılığı soruşturma komisyonuna suikast konusunda bildikleri herşeyi söyleyecekleri ve Beşşar Esad’ın iktidarını kurtarmak için kardeşi Mahir Esad ve eniştesi Asef Şevket’i teslim edeceği iddia ediliyordu.

Suriye yönetiminin geleceği konusundaki bu tür iddialar son iki yıldır sürekli gündeme gelmektedir. Özellikle Esad ailesine yönelik iddialar, ailevi bağların güçlülüğü ve rejimin mezhep ve aileye odaklanan yapısı düşünüldüğünde gerçekleşme olasılığı çok düşüktür. Mahir Esad, Beşşar’ın siyasi danışmanı ve Cumhuriyet Muhafızları'nın komutanlarından biri olarak rejimin yeni yönetici elit sınıfı içinde yeralmaktadır. Eniştesi Asef Şevket ise kişisel hırsları üst düzeyde olan biri olmasına rağmen ordu ve güvenlik birimlerinin tam desteğini sağlamadan Beşşar’a karşı bir harekete girişmesi mümkün değildir. Suriye yönetiminin BM raporu açıklandıktan sonra iç ve dış politikada zor günler geçirebileceği söylenebilir. Fakat rejimin topyekün çökmesi en azından yakın bir gelecekte mümkün değildir. ABD’nin Suriye’ye askeri bir operasyona girişmeyeceği Irak’taki gelişmelere bakılarak bile anlaşılabilir. Bununla birlikte Esad gibi değişime açık ve genel olarak halkın sempatisine sahip bir liderin yerine geçebilecek bir alternatif mevcut değildir. ABD’nin Suriye’ye karşı içinde kriz çıkarma potansiyeli taşıyan siyasi ve diplomatik baskı politikası yakın gelecekte devam edecek gibi görünmektedir. ABD’nin Suriye politikasının bahanelerini ise çoğu zaman Hariri suikasti ve Iraklı direnişçilere destek iddiaları oluşturacaktır.

Tuesday, October 11, 2005

Lübnan’da Yeni Dönem ve Suikastler

Yasin Atlıoğlu

Refik Hariri’nin 14 Şubat 2005 tarihinde bir suikast sonucu öldürümesiyle Lübnan’nın iç ve dış siyasetinde çok hızlı siyasi dönüşümlerin yaşandığı yeni bir dönem başladı. Suikast sonrası ABD’nin öncülüğünü yaptığı uluslararası toplum, Birleşmiş Milletler’in 1559 sayılı kararını sebep göstererek Suriye’nin Lübnan’daki işgalini acil bir şekilde sona erdirmesini istedi. Suriye yönetimine karşı uygulanan uluslararası baskı ve tehdit politikası, kısa sürede sonuç verdi ve Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Nisan ayının sonuna kadar Lübnan’daki Suriye askeri varlığını sona erdirdi. 29 Mayıs’ta başlayan genel seçimler ve seçim sonrası süreç ise ABD kararalıcıları tarafından genellikle bağımsız, demokratik ve istikrarlı Lübnan’ın başlangıcı hatta Orta Doğu’da Irak ile başlayan demokratikleşme sürecinin bir halkası olarak sunuldu. Oysa ki seçimlerin sonuçlanmasından bu yana geçen süre, dünya kamuoyuna Lübnan’da istikrarlı olanın sadece siyasi suikastler olduğunu gösterdi.

“Suikastler Ülkesi” Lübnan

Çok farklı kültürel ve dini kimlikleri içinde barındıran ve Fransızlar tarafından siyasi ve toplumsal yapısı şekillendirilen modern Lübnan, 20 yy. boyunca siyasi ve kültürel bölünme riskini üzerinde sürekli hissetmiş kırılgan bir siyasi yapıya sahiptir. Lübnan’daki toplumsal karşıtlıklar, çoğu zaman çatışma ortamını ve dış müdahaleyi beraberinde getirmektedir. Bundan dolayı Lübnan’da güvenlik ve istikrarın gerçekleştirilmesi oldukça zor olan iki kavram haline geldiğini söyleyebiliriz. Güvenliğin sağlanamadığı ülkede, güvensizliği daha da artıran siyasi suikastler, uzun zamandır Lübnan siyasal yaşamının önemli bir parçası olmaya devam etmektedir. Lübnan’da gerçekleşen siyasi suikastler, bazen iç siyasette rakipleri etkisiz hale getirmenin bir yolu olarak kullanılırken, bazen de dış güçlerin ülkeye siyasi ve askeri müdahalelerini kolaylaştıran bir etken haline gelebilmektedir. Siyasi ve toplumsal etki doğuran sonuçları itibariyle suikastler, Lübnanlıların siyaset kurumuna ve devlet otoritesine duydukları güvenin ortadan kalkmasına neden olmakla birlikte genellikle toplumsal bölünmüşlüğü de teşvik etmektedir. Bu genellemenin içine girmiyor gibi görünen Hariri suikasti sonrası oluşan Suriye karşıtı cephe ise daha çok toplumlarda şehid paradigması üzerinde şekillenen geçici çıkar birliktelikleri olarak ele alınmalıdır.

14 Şubat’ta gerçekleştirilen Hariri Suikastı, Lübnan ve Orta Doğu tarihinde çok önemli siyasi sonuçlar doğurarak, ülkelerin siyasi liderlerine yönelik suikastlerin o ülkenin dış politikası ve bulunduğu bölgedeki dengeleri ne kadar çabuk etkileyebileceğini gösterdi. Hariri suikastinin en önemli sonucu, suikastin arkasında olmakla suçlanan Suriye’nin Lübnan’daki askeri varlığını sona erdirmesi oldu. Başkent Beyrut’un merkezinde Hariri’nin konvoyunu hedef alan ve 300 kilo TNT türü patlayıcının kullanıldığı bombalı saldırıda, Hariri ile birlikte 15 kişi öldü, 100 yakın kişi yaralandı. Hariri suikastinin yapılış şekil ve zamanlaması, doğurduğu sonuçlarla birlikte düşünüldüğünde saldırının ne kadar profesyonelce yapıldığını ortaya koymaktadır.

29 Mayıs’ta Suriye’nin siyasi ve askeri denetimi olmadan yapılan Lübnan genel seçimleri, Hariri suikastine tepki olarak toplumsal alanda ortaya çıkan Suriye karşıtı cepheyi, Saad Hariri liderliğinde siyasi alana taşıdı. Suriye’nin Lübnan’daki seçimlere ülkedeki nüfuzunu kullanarak müdahale edip edemeyeceği tartışmaları arasında yapılan seçimlerde, Suriye karşıtı cephe neredeyse sorunsuz bir seçim zaferi kazandı. Fakat seçimler devam ederken Haziran ayı başında Suriye karşıtı Lübnanlı gazeteci Samir Kesir’in Beyrut’un Hıristiyan mahallesindeki evinin önünde arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldürülmesi Lübnan’da suikastlerin bitmediğinin ilk işaretini verdi. Seçimlerin sona ermesinin ardından 21 Haziran’da Komünist Parti’nin lideri Goerge Hawi’nin Beyrut’un batısında arabasına yerleştirilen bir bombayla öldürülmesi ise bombalı suikastlerin devamının gelebileceğini gösterdi. Bu iki suikast sonrası yine aynı tablo yaşanmış, başta Suriye, Lübnan ve ABD olmak üzere bütün dünya kamuoyu tarafından suikastler kınanmış, suikastlerle ilgili haberlerde Kesir ve Hawi’nin son zamanlardaki Suriye karşıtlığı özellikle vurgulanmış ve hemen ardından suikastlerin arkasında Lübnan’daki istikrarı bozmak isteyen Suriye yönetiminin olduğu iddiaları ortaya atılmıştır. Hatta Suriye karşıtı cephe, suikastlerle ilgili olan güvenlik birimlerini korumakla itham ettikleri Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un hemen istifa etmesini istedi. Bununla birlikte iki suikastin de yapılış şekli olarak benzerlik göstermesi -arabaların sürücü koltuğuna yerleştirilen bombalarla gerçekleştirilmesi- suikasti yapanların aynı olma ihtimalini düşündürebilmektedir.

Lübnan’da Haziran ayı sonunda başlayan yeni hükümeti kurma çalışmaları devam ederken 12 Temmuz’da yine Beyrut’ta Savunma Bakanı Elias El-Murr’un konvoyuna bombalı saldırı yapıldı. Murr, hafif yaralanırken saldırıda iki kişi öldü. Bu defa hedef alınan kişi, Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un damadı Suriye yanlısı Elias El-Murr idi. Bu suikast, Suriye’ye yakın siyasi isimlerin de tehdit altında olduğunu ve Lübnan siyasetindeki karmaşıklığı gözler önüne serdi. Yine Temmuz ayı başında ABD’nin Suriye İçişleri Bakanı Gazi Kenan ve Suriye’nin Lübnan’daki İstihbarat Şefi Rüstem Gazali’ye mali yaptırımlar uygulayacağını açıklaması ve ardından Suriye yönetiminin Lübnan’dan gelen kamyonlara geçiş izni verilmeyerek Lübnan ekonomisini yalnızca tarım ürünlerinde günde 300 bin dolar zarara uğratması ile suikast girişiminin aynı günlere denk gelmesi ilgi çekici bir rastlantıdır. Bu olayın ardından karşılıklı suikastlerin başlama olasılığı, Lübnanlılara iç savaş günlerini hatırlatarak psikolojik bir huzursuzluk yaratmıştır.

Yeni Lübnan Hükümeti ve Tepkiler

Murr’a yapılan saldırıdan bir hafta sonra Saad Hariri’nin önerdiği isimlerden eski finans bakanı Fuat Siniora liderliğinde Lübnan’ın yeni hükümet kuruldu. Siniora, yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olan 24 bakanlı bir kabine oluşturdu. Kabinede Suriye karşıtı ittifak dışındaki gruplardan da bakanlar yer almaktadır. Bunların arasında en ilgi çekici olan ABD’nin terörist örgütler listesindeki Hizbullah’ın kabinede bir bakanla temsil edilmesi oldu.

Hükümetin kurulmasından üç gün sonra 21 Temmuz’da ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice Lübnan’ı ziyaret etti. Rice, Cumhurbaşkanı Lahud, başbakan Siniora ve Suriye karşıtı cephenin lideri Saad Hariri ile görüştü. Başbakan Fuad Siniora'yla görüşmesinden sonra Rice, Suriye'yi Lübnan sınırında kontrolleri artırdığı ve Lübnan ticaretine zarar verdiğini söyleyerek eleştirdi. Fakat ABD Dışişleri Bakanı’nın Lübnan’a asıl geliş amacı, hem yeni kabineye verdiği desteği göstermek ve hem de BM’nin 1559 sayılı kararına göre Hizbullah’ın silahsızlandırılması gerektiğini yeni hükümete hatırlatmaktı. Oysaki Saad Hariri’nin seçimlerden sonra söylediği sözler, ülke gerçeklerini ve yeni hükümetin Hizbullah’a bakışını ortaya koymaktaydı. Saad, ''Hizbullah'ın durumu ülke içinde değerlendirilmeli. Hizbullah bir milis gücü değildir, bir direniş hareketidir. Tabii ki Hizbullah'ın müzakerelere katılmasını ve kendileriyle silahsızlanma konusunu görüşmeyi istiyoruz… Lübnan ile ilgili olarak şunun anlaşılması gerekiyor. Biz çok küçük ve kırılgan bir ülkeyiz. Herşeyi aynı anda yapmaya kalkarsak istikrarsızlığa sürükleniriz. Eğer Batı yapılması gerekenin bu olduğunu düşünüyorsa, Lübnan Irak'a benzer” diyordu.

ABD Dışişleri Bakanı’nın Lübnan ziyaretinin ardından Başbakan Siniora ilk yurt dışı ziyaretini Suriye’ye yaptı. Bu ziyaret, uzun yıllar birbirlerine siyasi ve ekonomik olarak bağlı kalmış iki ülkenin bir anda kopamayacağının bir işareti olduğu gibi ilişkileri normalleştirme çabası olarak değerlendirilmelidir. Siniora-Esad görüşmesinden sonra yapılan açıklamalarda iki ülkenin ortak çıkarlarına ve dostluğa vurgu yapıldı. İki ülkenin resmi düzeydeki ilişkilerinde her iki taraf, iyi niyeti vurgulasa da kamuoyu düzeyinde ciddi gerginlik mevcuttur. Suriye’de özellikle Büyük Suriye ideolojisini benimsemiş eski kuşak siyasiler, Suriye’nin Lübnan’ı ve Lübnan’daki ekonomik ayrıcalıklarını kaybetmesini hala hazmedememektedir. Suriye halkı Lübnan’a milli bir dava olarak baktığından dolayı içinde duygusal ve psikolojik bir tepki barındırmaktadır. Devlet denetimindeki Suriye medyası da çoğu zaman Lübnan’ın yeni hükümetini eleştirmektedir. Lübnan’da ise Suriye işgali döneminde etkinlik ve çıkar alanları daralan toplumsal gruplar, Hariri suikasti sonrası oluşan konjontürü bir fırsat ortamı olarak görmüş ve Suriye karşıtlığı çatısı altında taktik ittifaklar kurmuşlardır.

Hariri Suikasti Soruşturması ve Suriye

Hariri Suikasti bir başka boyutuyla da Lübnan’da siyasi iradenin ve bağımsız hukuk sisteminin işlerliği olmadığını gösterdi. Suikasti soruşturmak için, uluslararası baskı sonucu BM düzeyinde oluşturulan soruşturma komisyonu, Haziran ayının sonunda Alman Savcı Delvet Mehlis başkanlığında çalışmalarına başladı.

Soruşturmanın ilk aşamasında BM komisyonu başkanı Mehlis, olayla ilgili güvenlikten sorumlu Lübnanlı görevlilerle yaptığı görüşmeler sonunda suikastin patlayıcı yüklü bir kamyonetle gerçekleştirildiğini açıkladı ve Lübnanlı yetkililer tarafından yürütülen soruşturma sonucunda olay yerindeki kanıtların ortadan kaldırılmasını eleştirdi. Hatta Mehlis, Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud'un Cumhuriyet Muhafız Alayı'nın komutanı Mustafa Hamdan'ın temizlik emrini verenler arasında olduğunu söyledi. Beyrut’ta faili meçhul bombalama olaylarının artış gösterdiği Ağustos ayında çalışmalarına hız veren BM komisyonu, öncelikle Suriye yönetimini suikast konusunda işbirliğine yanaşmamakla suçlarken 25 Ağustos’ta BM'nin siyasi işlerden sorumlu yetkilisi İbrahim Gambari’nin ağzından bu suçlamalar Güvenlik Konseyi’nde dile getirilmiştir. ABD'nin BM'deki Daimi Temsilcisi John Bolton da Suriye’nin suikastle ilgili işbirliğine yanaşmayan tutumunun kabul edilemez olduğunu söylemiştir.

Ağustos ayının sonundaki en önemli gelişme ise Hariri suikasti soruşturması çerçevesinde beş Lübnanlı’nın gözaltına alınması oldu. Eski İç Güvenlik Kuvvetleri Başkanı Ali el Hac, eski istihbarat şefi Cemil el Said ve eski askeri istihbarat başkanı Raymond Azar 30 Ağustos’ta tutuklandı. Diğer iki isim olan Suriye yanlısı Cumhurbaşkanı Emil Lahud'a bağlı Cumhurbaşkanlığı Muhafızlarının eski komutanı Mustafa Hamdan ve eski milletvekili Nasır Kandil ise güvenlik güçlerine teslim oldu. BM komisyonu tarafından sorguya çekilen Nasır Kandil serbest bırakılırken Lübnan Başbakanı Fuat Siniora, diğer dört generalin “Hariri suikastının zanlıları olarak” gözaltına alındığını açıkladı. Gözaltına alınan beş isim, Suriye yönetimine yakınlığıyla biliniyordu ve bu gelişme yine eleştirileri Suriye’nin üzerine çevirdi. Bölgede ortam gerilirken ve Suriye’ye yönelik uluslararası baskı artarken Suriye yönetimi 12 Eylül’de gerginliği azaltıcı bir manevra gerçekleştirdi ve soruşturma boyunca Birleşmiş Milletler'le işbirliği yapacağını açıkladı. Bu davetin ardından Şam’a giden Mehlis başkanlığındaki BM komisyonu Suriyeli yetkililerle suikast konusunda görüşmelerde bulundu. Bu görüşmeler ortamı biraz yumuşatırken 26 Eylül’de Beyrut’tan gelen bir bombalı suikast girişimi Lübnan’ın bir suikastler ülkesi olduğunu herkese tekrar hatırlattı. Lübnan televizyonu LBC'de haber programları sunucusu olarak görev yapan May Şidyak uğradığı saldırıda ağır yaralandı. Hedef yine bir Suriye karşıtı Lübnanlı ve kullanılan yöntem yine arabanın sürücü koltuğuna yerleştirilen bir bomba idi.

Sonuç

Lübnan’daki suikastlerin arkasında kimin olabileceği konusunda suikastlerin sonuçları üerinden yola çıkılarak birçok tahminde bulunulabilir. Tabi ki dünya kamuoyunda ilk şüpheli konumunda Suriye yönetimi bulunuyor. Bununla birlikte uluslararası sistemin bu kadar değişime ve ABD askeri saldırılarına açık olduğu bir ortamda Suriye yönetiminin -Beşşar Esad’ın konrolünde veya kontrolü dışında- Lübnan’da bu tür seri suikastler düzenlemesi siyasi açıdan ancak intihar olarak nitelendirilebilir. Beşşar Esad’ın beş yıllık iktidar deneyimi ve liderlik anlayışı, iç ve dış politikada bu tarz siyasi intiharlara girişme olasılığını oldukça azaltmaktadır. Bu tarz bir eylem biçimi ancak Beşşar Esad’ın kontrolü dışında ve işgal döneminde Lübnan’da ekonomik ayrıcalıklara sahip olan ordu içindeki bir çıkar grubunun işi olabilir. Fakat, işgal döneminde Lübnan’daki istihbaratın uzun süre başında bulunan İçişleri Bakanı Gazi Kenan ve Lübnan’daki son istihbarat şefi Rüstem Gazali’nin haberi olmadan Suriye istihbaratının bu tarz suikastlere girişmesi imkansız gibi görülmektedir. İkisi de Nusayri olan Kenan ve Gazali’nin en azından şu an için Beşşar’a sadakat gösterdikleri söylenebilir. Bu olasılıklar dışında siyasi suikastlerin bölgede faaliyet gösteren istihbarat kurumlarının işi olabileceği de akla gelmektedir. Özellikle İsrail’in kuzeyinde istikrarlı ve güçlü bir Lübnan yerine parçalanmış bir Lübnan’ı tercih edecek olması ve İsrail gizli servisi MOSSAD’ın İsrail toprakları dışında yapılan bu tür saldırıları başarıyla gerçekleştirdiği düşünüldüğünde suikastlerin arkasından İsrail’in çıkması mümkündür.

Son olarak Lübnan-Suriye ilişkilerinin yakın geleceğine baktığımızda gündemi belirlecek olayların ve sorunların bölgesel ve uluslararası dengelerin etkisi altında oluştuğunu söyleyebiliriz. Muhtemelen BM’in Hariri suikasti soruşturması sonunda yayınlayacağı raporun niteliği, ABD’nin bölgede uygulayacağı otoriter dış politika stratejilerini meşrulaştırabileceği gibi Suriye üzerine kuracağı siyasi ve ekonomik baskının boyutunu belirleyecektir. Beşşar yönetimi ise Lübnan konusunda sert çıkışlar yapmaktan kaçınarak veya sessiz kalarak bölgesel ortamı sakinleştirmek ve kendi ülkesi üzerindeki ABD tehditini hafifletmeye çalışmaktadır. İşte bu noktada Lübnan’da işlenen suikastler, Suriye’ye karşı uygulanacak sert politikaların nedenini teşkil edebilir. 15 Ekim’de Irak’ta gerçekleşecek anayasa referandumunun sonucu da Suriye’nin bölgesel konumunu direkt etkileyebilir. Eğer referandumda hazırlanan anayasa taslağı kabul edilirse büyük bir ihtimalle ABD bu olayı bölgeye yine demokratikleşme çatısı altında sunacaktır. Bu durum, 15 Ekim sonrası Lübnan’da gerçekleşebilecek siyasi suikastlerin sayısını arttırabileceği gibi Suriye-ABD ilişkilerinde yıl sonunda yeni bir krizi de getirebilir. Bu kriz askeri müdahale boyutuna ulaşmasa da Beşşar yönetimini iç politikada yıpratmayı amaçlayacaktır.

Monday, October 10, 2005

TÜRKİYE’NİN ORTA DOĞU POLİTİKASINDA SURİYE

Yasin ATLIOĞLU

“Türkiye Cumhuriyeti Suriye’nin samimi dostudur. Biz Suriye’nin tam ve kati istiklalini ve refah ve ikbalini isteriz.” (Mustafa Kemal Atatürk 1937)

ÖZET

Türkiye ve Suriye, tarihsel ve coğrafi yakınlıklarına rağmen uzun yıllar psikolojik önyargılar ve güvenlik kaygılarıyla hareket ederek siyasi ve ekonomik olarak uzak kalmışlardır. Bu dönemde yaratılan sorunlar, iki ülkenin siyasi ve ekonomik güç kaybına yol açmakla kalmamış, Orta Doğu coğrafyasında düşmanlıkları ve istikrarsızlığı da körüklemiştir. 1998’den günümüze iki ülkenin iyi niyet, işbirliği ve dostluğu vurgulayan dış politika davranışlarıyla birbirine yaklaşması, siyasi ve ekonomik potansiyeli tekrar canlandırmıştır. Tarihsel derinliğe ve sürekliliğe sahip olan Türkiye-Suriye ilişkileri ve Suriye’nin siyasi varlığını sürdürmesi, Türkiye’nin Orta Doğu’da bölgesel bir güç olarak etkin şekilde varolabilmesi ve Anadolu’nun güvenliği için gereklidir.

ABSTRACT

PLACE OF SYRIA IN TURKEY’S MIDDLE EAST POLICY

Although Turkey and Syria has close historical and geographical ties, physcological prejudices and security concerns has long kept them apart in terms of politics and ekonomics. Problems created during that period not only caused these countries to lose political and economical power, but also increased hostility and instability in the entire Middle East Region. Since 1998, the rapprochement between Turkey and Syria as a result of their foreign policies based on good intention, cooperation and friendship has revived political and economical potentials of both sides. Turkish-Syrian relations that have deep historical background and continuity, and also political existence of Syria are necessary conditions for Turkey to be effective in Middle East as regional power and security of Anatolia.

Stratejik Öngörü Dergisi, Sayı: 6, 2005, s.133–146

Journal of Strategic Insight, Number: 6, 2005, pp. 133–146