"And I have found both freedom and safety in my madness, the freedom of loneliness and the safety from being understood, for those who understand us enslave something in us. But let me not be too proud of my safety. Even a Thief in a jail is safe from another thief. "

Khalil Gibran (How I Became a Madman)

YENİ ÇIKTI !

NEWS AND ARTICLES / HABERLER VE MAKALELER

Monday, July 31, 2006

Qana makes grim history again (Martin Asser- BBC News)

Başbakanı Erdoğan: Nefret tohumu ekenler, yarın barışa ve adalete ihtiyaç duyacak- Zaman

Lübnan’da Demokratikleşme ve Güvenlik İkilemi: Sedir Devrimi ve Suikastlar*

Yasin Atlıoğlu

“Demokrasi yalnızca bir kurumlar bütünü değildir; her şeyden önce bir istektir, bir umuttur. Geçmişte demokrasi önce siyasal özgürlük için savaşmıştır, sonra toplumsal adalet için; peki bugün ne için savaşıyor?” (Alain Touraine, Demokrasi Nedir? kitabından)


Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin, 14 Şubat 2005 günü başkent Beyrut’ta düzenlenen bombalı bir suikast sonucu öldürülmesi, Lübnan ve Orta Doğu tarihindeki en hızlı siyasi dönüşümlerden birini ortaya çıkardı. Suikast sonrası gelişen süreç, ABD’nin Suriye’ye uyguladığı uluslararası baskı ve tecrit politikasını arttırırken Lübnan iç siyasetinde de önemli değişikliklerin kapısını araladı. Hariri suikastının Lübnan’da yarattığı tepkisel ortam, farklı siyasal fikirlere ve çıkarlara sahip grupların -Hizbullah ve Emel Örgütlerinin taraftarları hariç- birlikte hareket etmesini getirdi. Hariri suikastından dolayı Suriye’yi suçlayan ve ülkedeki Suriye işgalinin sona erdirilmesini isteyen kitleler meydanlarda dev protesto gösterileri düzenledi. Gösterilerin en ilgi çeken yönü, Lübnan ulusal kimliğinin canlanma belirtileri göstermesi ve çeşitli alt kimliklerin bir araya gelmesiyle ülkenin tam bağımsızlığına yapılan kitlesel vurgudur. Gösteriler ve artan baskılar sonucunda Karami başkanlığındaki Suriye yanlısı Lübnan hükümeti 28 Şubat’ta istifa etti ve kısa bir hükümet bunalımından sonra Necip Mikati’nin ülkeyi seçime taşıyacak geçici hükümeti kurmasıyla bunalım aşıldı. Bu gelişmeyle birlikte protesto gösterileri ilk ciddi hedefine çabuk ulaştı: 1976’dan beri süren Suriye işgali her hangi bir çatışma yaşanmadan Nisan ayında sona erdirildi. Aslında Suriye askeri varlığının çekilmesine neden olan gelişmeler, uluslararası toplumun Birleşmiş Milletlerin 1559 nolu kararına dayanarak Suriye’ye yöneltiği talep ve tehditlerden kaynaklanıyordu. Ne var ki Lübnanlıların gösterileri uluslararası alandaki baskının bir uzantısı veya tamamlayıcısı gibi rol oynayarak işgalin bitmesine dolaylı katkıda bulundu. Böylece 2000 Mayısında İsrail’in Güney Lübnan’ı boşaltmasından beş sene sonra Suriye askeri varlığının da sona ermesiyle Lübnan tam bağımsız bir devlet olarak tarihi sahnesine geri döndü. Bu gelişmeler sonunda Lübnan iç siyasetinde oluşan yeni güç dengeleri, Mayıs ayında başlayan uzun ve karmaşık bir genel seçim süreciyle ülkenin geleceğini şekillendirmeye çalıştı. Lübnan 2005 genel seçimleri, uzun yıllar sonra Suriye kontrolü dışında gerçekleşen ilk özgür seçim oldu. 14 Şubat’tan sonra birkaç ay içerisinde yaşadığı siyasi dönüşümlerle Lübnan tam bağımsızlığını sağlama adına önemli adımlar attı.

Lübnan’da Hariri suikastı sonrasında ortaya çıkan gelişmeler, ABD yönetimi ve diğer Batılı yönetimler tarafından da memnuniyetle karşılandı. Aynı zamanda ABD yönetimi için Lübnan’daki gelişmeler sıradan bir dış politika gelişmesi değildi ve 11 Eylül sonrası ortaya çıkan Amerikan dış politika stratejisinin genel çerçevesine bakıldığında önemli bir yere oturmaktadır. İlk olarak ABD, Suriye askeri varlığının Lübnan’dan çıkmasını sağlayarak kendine tehdit olarak gördüğü ve uluslararası sistemden tecrit etmeye çalıştığı Beşşar Esad Suriyesi’ne ağır bir darbe indirmeyi başardı. Dolayısıyla İsrail’in bölgesel güvenliği açısından stratejik bir hamle gerçekleştirdi. Lübnan’daki gelişmeleri, ABD’nin Orta Doğu’yu değiştirme ve yeniden yapılandırma politikaları içinde düşündüğümüzde ise karşımıza anlamlı bir siyasi tablo çıkmaktadır. ABD yönetimi, 11 Eylül saldırıları sonrasında şekillenen dış politika planlamalarında yer alan “önleyici saldırı yoluyla rejim değiştirme” stratejisini Irak’a 2003 yılında yaptığı askeri müdahaleyle uygulamaya koymuştu. ABD, Saddam Hüseyin’in Baas rejimini askeri müdahale sonucu yıkmakla birlikte askeri olarak konumlandığı Irak’ta, yeni oluşan güç dengelerini kullanarak ülkeyi yeniden yapılandırma süreci içine girdi. Diğer yandan Irak’taki Amerikan askeri varlığının ve değişen devlet yapılanmasının meşrulaşmasına hizmet eden siyasal söylemi ise otoriter yönetimi yıkma ve demokrasi getirme iddiası oluşturuyordu. Irak’ta ABD askeri müdahalesi zaman geçtikçe bir işgale dönüşürken otoriter yönetimden kurtulan yeni Irak’ın en önemli sorunları ülke içi güvenliğin sağlanamaması ve üniter devlet yapısının parçalanma sürecine girmesi oldu. Bu siyasal süreç içinde ABD’nin Irak’ı demokratikleştirme projesi daha kapsamlı bir bölgesel demokratikleşme projesine dönüşmeye başladı. Aslında ABD’nin demokratikleştirme misyonunu ve siyasi inandırıcılığını artırmayı amaçlayan “Büyük Orta Doğu” kavramı bir proje olarak ilk kez 12 Aralık 2002 tarihinde dönemin ABD Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın Heritage Foundation’da yaptığı bir konuşmada “ABD-Orta Doğu Ortaklık Girişimi”ni (The U.S. Middle East Partnership Initiative ) başlattığını açıklamasıyla dile getirilmişti.[1] Fakat Büyük Orta Doğu Projesi (BODP), dünya kamuoyunda özellikle 2004 yılını içinde Orta Doğu’da demokratikleşme ve güvenlik bağlamında yoğun olarak tartışılmaya başlandı. 2004 Haziran ayında Sea Island’da düzenlenen G8 Toplantısı’nda projenin içeriği biraz daha somutlaşırken projenin adı ise Geniş Orta Doğu ve Kuzey Afrika Girişimi (GODKAG) olarak değiştirildi.[2] Projeyle birlikte Orta Doğu’nun coğrafi tanımının genişlemesi ve “ülke içinden sivil başkaldırı hareketleriyle yönetim değiştirme stratejisi”nin Gürcistan’da “Kadife Devrim” ve Ukrayna’da “Turuncu Devrim” adlarıyla uygulamaya konması, Lübnan’daki gelişmelere bu bağlamda anlam yüklenmesinin yolunu açmıştır. ABD yönetimi, Lübnan’da yapılan Suriye karşıtı protesto gösterilerini ve elde edilen kazanımları, Gürcistan ve Ukrayna’da yaşanan “Sivil Demokratik Devrimler” sürecinin Orta Doğu’daki başlangıcı olarak sunmayı tercih etti. Bu gelişmeler dünya medyasında da Lübnan’ın özgürleşmesini sağlayan “Sedir Devrimi” olarak anılmaya başlandı. ABD yönetimine yakın çevreler Lübnan’daki “Sedir Devrimi”ni Irak’la ilişkilendirip Orta Doğu’da Irak’la başlayan demokratik değişimin devamı olarak algıladılar. Hatta Amerikan kamuoyunda bu olayı Soğuk Savaşın bitişini simgeleyen Berlin Duvarı’nın yıkılışına benzetenler de vardı.[3] ABD ve Batılı yönetimlere göre son gelişmeler Lübnan’ın özgürleştirilmesinin yolu açılıyordu. Böylece Lübnan sahip olduğu kendine özgü siyasal yapılanmasıyla Orta Doğu’nun “demokrasi adası” olmaya devam edecekti. Suriye karşıtı Lübnanlılar da bir halk devrimi yaptıkları konusunda Batılılarla hem fikirdi. Hizbullah lideri Hasan Nasrallah ise Mart ayı başında Beyrut’ta düzenlenen Suriye yanlısı gösteride öncelikle Lübnan’ın çok etnikli yapısının altını çiziyor ve “Dünyaya şunu söylüyoruz. Lübnan nevi şahsına münhasır bir ülkedir. Lübnan ne Somali, ne Gürcistan, ne de Ukrayna’dır…İçişlerimize karışmayın” diyerek tepkisini belirtiyordu.[4]

Lübnan’da birkaç ay içerisinde gelişen olaylar, ülkenin kendine özgü siyasal ve toplumsal gerçeklerinden ve tarihsel derinliğinden bağımsız düşünülürse karşımıza Orta Doğu’da sanal bir demokrasi ve refah adası çıkabilir. Lübnan’daki “Sedir Devrimi”, dünyanın farklı bölgelerinde esen “demokratikleşme”, “halk muhalefeti”, “isyanlar” söyleminin Ortadoğu’daki yansıması olarak değerlendirilirken, bu değerlendirmenin eksik ve erken olduğunu vurgulamakta yarar vardır.[5] Öyle ki Lübnan’da Haziran ayından itibaren ortaya çıkan gelişmeler, Hariri suikastı sonrası sürecin bir siyasi suikastlar zinciriyle birlikte geliştiğini gösterdi. Lübnan’da şiddet, ülkenin çok da yabancı olmadığı siyasi suikastlarla ortaya çıktı ve Lübnanlılara iç savaş günlerini hatırlattı. Siyasi suikastlar, aynı zamanda ülkenin bağımsızlığı adına önemli adımlar atılan Lübnan’da var olan güvenlik zafiyetlerine de dikkat çekti. Lübnan için 2005 yılı, bağımsızlık ve demokrasiyle birlikte suikastların da en fazla konuşulduğu bir yıl oldu. Siyasi suikastlar ülkenin siyasal istikrarını tehlikeye sokmakla birlikte demokrasinin savunduğu en önemli hak olan yaşama hakkının Lübnan’da devletin garantisi altında olmadığını ortaya koydu. Devlet organizasyonunun içten ve dıştan gelen tehditlere karşı güvenliği sağlayamadığı bir ortamda demokratikleşme ve özgürleşme söylemlerinin ifade ettiği anlamın içinin boş olduğu görülmektedir. Bu noktada demokratikleşme ve güvenlik arasında var olan çift yönlü ilişki, aynı zamanda bölgenin yeniden yapılandırılmasında en fazla tartışılacak çelişkiyi ortaya çıkarmaktadır.

I. Lübnan Ulusal Kimliği ve Toplumsal Bölünmüşlük

Hariri Suikastı sonrasında Lübnan’da gerçekleşen siyasi dönüşümleri ve suikastlarla ortaya çıkan güvenlik boşluğunu anlayabilmenin öncelikli yolu, ülkenin son yüzyıllık tarihsel gelişimi içerisinde oluşan toplumsal bölünmeyi ve siyaset kurumunu anlamaktan geçer. Öyle ki Fransız Mandası döneminde kurulan Lübnan’ın günümüzdeki siyasal ve toplumsal yapılanmasında Batı sömürgeciliğinin izleri hala belirgin olarak hissedilmektedir. Lübnan 1920’lerde Fransızlar işgal edinceye kadar, Arapların aş-Şam dedikleri Büyük Suriye’nin bir parçası olarak var oldu. [6] Fransız işgalinden sonra 1925 yılı başlarında Suriye bölgesi, Büyük Lübnan Devleti (daha sonraları Lübnan Cumhuriyeti adını aldı), Suriye Devleti, Lazkiye Hükümeti (Alevi Devleti) ve Cebel-ül Dürüz Hükümeti (Dürzi Devleti) olmak üzere dört manda bölgesine ayrıldı.[7] 1920’den sonra kurulan diğer Arap devletleri gibi Lübnan da Batılılar tarafından kurulan yapay bir devletti. Ulusal dayanışma ve ulusal bağlılıktan yoksun olan Lübnan devletine Fransa her ne kadar sınırlı haklar ve temsili kuruluşlar kurma imkanı verse de bu kuruluşlar ne ülke içindeki çeşitli çıkar grupları arasında uzlaşmayı sağlayacak ne de hızlı gerçekleşen toplumsal değişime ayak uydurabilecek nitelikteydi.[8] Fransa, bölgedeki Arap milliyetçilerine karşı kendi lehine olan güç dengelerini koruyabilmek için Hıristiyan bir Lübnan’ı yaratmak istedi ve genellikle Maruniler üzerinden bir politika izlemeyi tercih etti. Fransa’nın bölgeye yaklaşımındaki ana strateji böl ve yönet politikası oldu. Lübnan’ın tarihsel ve coğrafi durumu ve yaşayan farklı etnik kökenlere ve dini inançlara sahip insanlar, Fransa’nın ülkenin siyasi ve toplumsal yapısına müdahalesini kolaylaştırdı.[9] Fransa, ülkedeki çok kültürlülükten yararlanarak hassas siyasi ve toplumsal dengeler kurmayı planlıyordu. İlk olarak Büyük Lübnan kurulurken Suriye’ye ait olan Baalbek, Bekaa, Reşeya ve Hasbeya kazaları Fransızlar tarafından Lübnan’a katıldı. Fransızların bu kararı, bölgedeki mezhepsel dağılımda önemli değişiklikler meydana getirdi. Bu genişleme 30 bini Ermeni olmak üzere sayıları 155 bini bulan Hıristiyanı bölgeye dahil ederken 1 milyonun üzerindeki Sünni ve Şii nüfus ile 40 bin kadar Dürziyi de bölge sınırları içine aldı.[10] Kais Firro’un deyimiyle “Büyük Lübnan’ın kuruluşu, güney , kuzey ve yeni devlete hiçbir biçimde bağlılık hissetmeyen Müslümanın yaşadığı doğudaki Lübnan Dağı bölgelerinin birleştirilmesiyle başarıldı. Fransızlar, “Büyük Lübnan” siyasetinin “Lübnanlı kimliği” ve “ulusu” kurmak için heterojen nüfusları bir araya getireceğini varsaydılar”[11]

Bu doğrultuda Fransızlar tarafından hazırlanan 1926 Anayasası, günümüzdeki Lübnan’ın hukuki temellerini atmış, siyasal ve toplumsal dengeleri şekillendirmiştir. Anayasa ile iki meclisli bir parlamento ve bir devlet başkanı işbaşına getiriliyordu. Parlamentodaki ve hükümetteki sandalyeler için dini inanca dayanan bir temel korunmuş, anayasa gereği devlet başkanı Maruni Hıristiyan , başbakan ise Sünni Müslüman olacaktı.[12] Anayasaya göre toplumsal gruplar arasındaki siyasal ilişkinin çerçevesi belirlendiği gibi bütün Lübnan vatandaşlarının kanunlar önünde eşit hak ve sorumluluklara sahip olduğu belirtildi.[13] Fakat oluşturulan siyasi kurumlar ve hukuk sistemi, ülkenin modernleşmesine yardımcı olmak yerine nüfus içinde ve bölgeler arasında siyasi ve ekonomik bakımdan var olan eşitsiz ilişkileri meşrulaştırdı.[14] Bu çerçevede Lübnan’da kurulan modern devlet ve iktidar yapılanmasının toplumsal olarak biz duygusunu ve ulusal bir kimliği yaratamaya katkı yapamadığını da söylenebilir.

Fransa tarafından hassas bir demografik dağılıma bağlı olarak oluşturulan toplumsal dengeler ve devletin kurumsal yapılanması, Fransa’ya karşı kolektif bir bağımsızlık hareketinin olmasını engellemekle birlikte manda döneminde toplumsal grupların siyasi tavırlarını ve ülkedeki artan politik kutuplaşmayı şekillendirmeye başladı. Örneğin İkinci Dünya Savaşı öncesi Maruni Pierre Cemayel tarafından kurulan Falanjist Parti (Lübnan Ketaip Partisi) ve partinin silahlı milis gücü olan “Lübnan Güçleri”, ilerleyen yıllarda Lübnan iç siyasetinde önemli bir aktörü olacaktır. 1943 yılına gelindiğinde ise dünyada var olan savaş ortamının etkisiyle Maruni ve Sünni liderler arasında imzalanan Ulusal Pakt, kurucu anayasa niteliği taşımasa da Fransız mandasının sonunu getirdi ve bağımsız Lübnan Cumhuriyeti’ni kurdu. Pakt, Lübnan siyasetinde önemli bir dönem noktası ve günümüze kadar süren siyasal sistemin hukuki belirleyicisidir. Pakta göre devlet başkanı Maruni, başbakan Sünni, meclis başkanı Şii ve ordu hizmetleri şefi Dürzi olacaktı. Parlamentodaki dağılım 1932 nüfus sayımın esas alınarak 6 Hıristiyana, 5 Müslüman olarak belirlendi.[15] Böylece 1926 Lübnan Anayasası ve 1943 Ulusal Paktı, Lübnan’da siyasi konfesyonalizmi yarattı. Yani devletin yürütme ve yasama gücündeki görev dağılımı toplumsal gruplara göre dengeli dağıtıldı.[16] Bu da siyasal sistemin işleyişinin ve istikrarının bir garantisi olarak görüldü.

Lübnan iç siyasetini şekillendiren iki toplumsal güç, mezhepsel gruplar ve feodal geleneklere sahip “zaim” adı verilen köklü ailelerdir. Hatta çoğu zaman ailesel bağlar mezhepsel bağları domine eder ve bir mezhep içinde bile karşıt siyasal görüşler ve ittifaklar doğabilir. Aileler Lübnan politik alanında güç ve prestij kazanmak için birbirleriyle yarış halindedir.[17] Lübnan’daki mezhepsel temelli ailelere bölünmüşlük, ülke siyasetinde kişiselliği beraberinde getirdiği gibi ülkede siyasetin oldukça kaygan bir siyasal zemin üzerinde gerçekleşmesine neden olmaktadır. Aynı zamanda Lübnan’da devletin varlığı, genellikle ailelerin veya mezhepsel bağların önüne geçememekte ve her bir aile devlet içinde bağımsız bir varlık olarak kalmaktadır. Yerel liderler, devletin politik iktidarını ve kurumlarını, devlet her bir ailenin ve mezhebin yasal haklarını tanıdığı sürece kabul eder.[18] Lübnan’daki merkezi devletin güçsüzlüğü, yapısal bir sorun olmakla birlikte ülke içi güvenliğin sağlanamamasına ve silah kullanma tekelinin yerel güçlerin eline geçmesine yol açmaktadır. Yerel güçler de siyasi olarak güçlendikleri ve askeri olarak silahlandıkları oranda merkezi devlet üzerinde etki kurup çıkar alanlarını genişletmektedir. Hatta Hizbullah örneğinde olduğu gibi yerel bir güç İsrail’e karşı ülke savunmasını üstlenip devlet içinde devlet haline gelebilmektedir. Bununla birlikte Lübnan’da mezhepsel olarak bir din mücadelesine veya bir mezhebin diğerini baskı yapmasına pek rastlanmaz. Ülkedeki etnik ve mezhepsel grupların kendilerini tanımlamalarında diğer gruplara karşı sert ve ön yargılı bir ötekileştirme söz konusu değildir. Bu açıdan Lübnan’ın toplumsal alanında “farklı olanı tanıma” ve “farklı olana saygı” kültürü gelişmiş sayılabilir. Bu durum ülkenin sosyal anlamda çok renkliliğine ve demokratik kültürün gelişmesine hizmet etmektedir. Diğer taraftan toplumsal gruplar arasındaki saygının, ülkedeki güçlü demokratik kurumsallaşmadan değil her mezhebin özerk bir yaşam ve çıkar alanına sahip olmasından kaynaklandığı unutulmamalıdır. Mezhepsel ve ailesel çıkar alanlarının varlığı, mezheplerarası etkileşimi azaltan ve merkezi devletin gücünü zayıflatıp yerel birliktelikleri güçlü kılan bir rol de oynamaktadır. Bu noktada Lübnan siyasetine katılan gruplarda paragmatizmin oldukça yaygın olduğunu belirtmek gerekmektedir. Yerel birlikteliklerin dış ülkelerle veya kendi aralarında yaptıkları ittifaklar çoğu zaman din ve etnik yapı ile açıklanamaz ve ittifaklar ailesel çıkarlara dayanır. Aileye dayalı çıkar ilişkisi, Lübnan’daki toplumsal ilişkilerde güven eksikliği ve sürekli düşmanlıkları yarattığı gibi çatışma kültürünü de beraberinde getirmektedir. Bununla birlikte ülkenin zaman içine sürüklendiği mezhepsel ve ailesel çatışmalar, toplumsal birlikteliklerin devlet aygıtını kendilerine tanınan yasal çerçeve içinde ele geçirip diğerleri üzerinde bir hegemonya ve baskı kurma çabasını ortaya çıkarmaktadır.

Görüldüğü gibi Lübnan’da siyasi, sosyal ve ekonomik ilişkileri şekillendiren kurumsal yapılar ve çıkar grupları, mezhep, bölge, aşiret ve aile düzeyinde oluşan cemaat tipi birlikteliklerin bir devamı niteliğindedir. Fransa, 1946 yılında tüm askeri varlığını çekerek Lübnan’dan ayrılsa da kurduğu siyasal ve toplumsal yapı, Lübnan devletinin temelini oluşturdu. Son elli yılda Lübnan’da çıkan iç savaşların ve işgallerin, Fransa’nın kurduğu siyasi yapılanmanın dolaylı bir sonucu olduğu söylenebilir. Ülkede ortak bir ulusal kimlik oluşturulamamasının ve kolektif hareket tarzı geliştirilememesinin de nedeni budur. Ne Suriye işgalinde ne de İsrail işgalinde ulusal bir direniş yaratılamamıştır. Yerel birliktelikler kendi çıkar ve varlıklarını koruma kaygısına düşüp bazen işgalci güçlerle işbirliği yaparken bazen de küresel güçlerden medet ummuşlardır. Bu bağlamda ortak ulusal değerleri olmayan ve feodal ilişkilerin hüküm sürdüğü geleneksel bir toplum modelinde ulus devlet inşasının oldukça zor gerçekleşeceği aşikardır. Özellikle Orta Doğu gibi etnik ve dini kimliklerin siyasallaşmada ön plana çıktığı bir coğrafyada Lübnan’ın geçmişte olduğu gibi gelecekte de işi zordur. Bununla birlikte Lübnan coğrafyasında son iki yüzyıl boyunca dış güçlerin kolaylıkla ulus-altı bağları ve yerel birliktelikleri kullanarak ülkenin siyasal yapısını şekillendirebildikleri görülmektedir. Bu dış müdahale süreci 20.yy’ın başlarında Fransa ile başlamış, 1958’de küresel güç ABD ile devam etmiş ve yüzyılın son çeyreğinde bölgesel güçler İsrail ve Suriye ile tamamlanmıştır. Dört ülke de Lübnan’ı siyasal olarak etkilemekle kalmayıp ülkeye askeri müdahalelerde bulunmuştur. Dış müdahaleye bu kadar açık bir ülkede, her yerel birliktelik siyasal iktidar paylaşımından pay alabilmek için ülke dışında güçlü müttefiklere ihtiyaç duymaktadır. Lübnan’da ulus-devlet modelinde istikrarlı bir siyasal sistemin kurulamamasının en önemli nedeni, ülkedeki toplumsal parçalanmışlık ve dış müdahalelere açık siyasi yapılanmadır.

II. Lübnan’da Mezhepsel Gruplar ve Aileler

Fransız Mandasından günümüze Lübnan’da siyaset yapan toplumsal gruplara baktığımızda demografik yapılarının zaman içerisinde farklılaştığı görülür. Fransız Mandası döneminde çoğunluğu elinde tutan mezhepsel grup Marunileri iken günümüzde baskın mezhepsel grup ülkenin %30’dan fazlasını oluşturan Şiiler’dir. Şiiler genellikle Lübnan’ın güneyindeki kırsal alanlarda ve Beka Vadisinde yaşamaktadır.[19] 1950’li yıllarda itibaren hızla nüfusu artan Şiiler, gün geçtikçe ülke siyasetinde daha fazla etkili olmak istemekte ve sosyo-ekonomik olarak üst sınıflara ulaşma çabası göstermektedir. Lübnan’da Asad ve Hamadeh aileleri gibi itibarlı Şii aileler olmakla birlikte Şiilerin asıl siyasal örgütlenmeleri 1980’li yıllarda Emel ve Hizbullah örgütleri aracılığıyla gerçekleşti. Emel, 1970’lerde Musa Es-Sadr tarafından kurulmuş ve daha sonra Emel ve İslami Emel olarak ikiye bölündü. Günümüzde Emel Örgütü, Lübnan Meclis Başkanı Nebih Berri önderliğinde laik ve Suriye yanlısı bir yapıya sahiptir.[20] Şiilerin diğer siyasal yapılanması olan Hizbullah ise 1982 yılında İslami Emel, Müslüman Ulemalar Birliği, Lübnan Davası ve Müslüman Öğrenciler Birliği’nin çabalarıyla kurulmuş İran ve Suriye’nin zaman zaman desteklediği bir örgüttür. Fakat Hizbullah’a sadece dış destekli bir örgüt olarak bakmamak gerekir, örgüt Lübnanlı Şiilerin ülke içindeki çıkarları ile İran ve Suriye’nin dış politika amaçlarını birleştiren bir yapı içerisinde faaliyet göstermektedir. Örgütün kuruluş yıllarındaki öncelikli iki amacı, İsrail’i Lübnan’dan çıkarmak ve İran’ı model alan bir devlet yapısını oluşturmaktı. 1980’li yıllarda özellikle Beyrut’ta ABD ve Fransız temsilcilikleri hedef alan terörist saldırılarla adını dünyaya duyurmuştu.[21] Fakat geçen zaman Hizbullah’ın siyasallaşmasını ve daha geniş kitlelere hitap etmesini getirdi. Hizbullah, İsraillileri ve onların Güney Lübnan Ordusundaki paralı askerlerini Lübnan dışına çıkararak Marunileri bile etkileyen Lübnan milliyetçisi bir çekim alanı yarattı.[22] Hizbullah’ın ruhani lideri Hüseyin Fadlallah, siyasi lideri (Örgüt Genel Sekreteri) ise Şeyh Seyyid Hasan Nasrallah’dır. Lübnan ordusundan sonra ülkedeki en büyük silahlı güç Hizbullah’dır. Hizbullah’ın askeri kanadı içinde İslami Direniş (El Mukavemet El-İslamiye) ve İslami Cihad (El-Cihad El-İslami) olmak üzere iki ana grup vardır. Hizbullah kurumsal çatısı altında pek çok İslami grubu barındırdığından dolayı örgütün asker sayısı tam olarak bilinmemektedir.[23]

Lübnan’ın ikinci önemli mezhepsel grubu, Marunîlerdir. Cemayel, Chamoun, Bustani, Franjiye gibi Marunî aileler, Lübnan siyasetinde uzun süre etkili olmuşlardır. Maruni patrik (Maruni patrik Nasrullah Butros Sefir) de ülkenin siyasi yaşamı üzerinde önemli etkiye sahiptir. Marunîler genellikle şehirlerde yaşarlar ve ekonomik olarak da ülkenin üst sınıfı içinde yer alırlar. Ülkedeki Hıristiyanların çoğunluğunu oluşturan Maruniler ülkenin ekonomik gelişmesinde dinamo işlevi görmektedir. Örneğin uzun yıllar Suriye’nin ekonomik yaşamı için hayati öneme sahip olan Beyrut’un bankacılık sektörünün büyük bir bölümünü Maruniler ellerinde tutmaktadır.[24] Marunîleri en köklü siyasi örgütü, 1936 yılında Pierre Cemayel tarafından kurulan Falanjist Parti (Lübnan Ketaip Partisi) dir. Örgüt kurulduğundan beri içerisinde Lübnan Kuvvetleri (Forces Libanaises-FL) adlı silahlı milis gücünü barındırmaktadır. Bu milis gücü İsrail ordusuyla birlikte 1982'de Sabra ve Şatilla kamplarında yüzlerce Filistinli mülteciyi katletmiştir. Falanjist Milis’lerin son lideri, 11 yıldır Lübnan´da hapis yatan Samir Geagea’dır.[25] 1990’da Suriye’ye karşı savaşan ve yenilgiye uğradıktan sonra Fransa’ya sürgün edilen General Michel Aoun da Falanjistlerin eski liderlerindendir.[26] 7 Mayıs 2005’te Lübnan’a geri dönmüştür. Chamoun ailesinin Liberal Partisi de Lübnan siyasetinde etkili bir siyasal güçtür. Partinin lideri, ABD’de yaşayan Dory Chamoun yapmaktadır.

Sünni Müslümanlar 500 bini geçen nüfuslarıyla Lübnan’ın üçüncü büyük grubudur. Sünni cemaat Kerami, Selam, Sulh ve Hoss gibi feodal aileler aracılığıyla Lübnan siyasetinde etkin olmuştur. Sünni ailelerin liderleri, ılımlı karakterleriyle genellikle Lübnan siyasetinde dengeleyici bir unsurudur. Kerami ailesinin Arap Kurtuluş Partisi ve Selam ailesinin Reform Öncüleri Partisi önemli Sünni siyasi oluşumlardır. Ilımlı Sünni ailelerin dışında Müslüman Kardeşlerin Lübnan uzantısı sayılan İslam Cemaati ve 1982 İsrail işgalinden sonra Şeyh Said Şa'ban'ın liderliğinde kurulan İslâmi Tevhid Hareketi, Sünni Müslümanlar arasındaki radikal örgütlenmelerin en önemlileridir. İslam Tevhid Hareketi, Sünni tabanına rağmen İran yanlısı bir çizgidedir.

Lübnan siyasetinin önemli diğer bir unsuru da Şuf Dağı bölgesi, Reşeya ve Hasbeya kazalarında yoğun olarak yaşayan Dürzîlerdir. Müslümanlık içinde heterodoks bir topluluk olarak görülen Dürzîler, Lübnan siyasal sitemi tarafından Müslümanlık içinde kabul edilir. Canbulat ve Arslan aileleri de en ünlü Lübnanlı Dürzi ailelerdir.[27] Hıristiyanlar içinde diğer kayda değer topluluklar Grek Ortodokslar ve Grek Katoliklerdir. Marunîlerle sürekli çatışan Grek Ortodokslar, Arap milliyetçiliğine yatkın bir siyasi çizgiye sahiptir. Güney Lübnan’da yaşayan Grek Katolikler ise İsrail ile yakın işbirliği içinde hareket etmektedir. Antone Lahad önderliğinde Güney Lübnan Ordusu adında askeri bir örgüte sahiptirler. Güney Lübnan Ordusu, Hizbullah’ın Güney Lübnan’daki en önemli düşmanı ve İsrail’in bölgeden çekilmesiyle ortaya çıkan önemli bir sorun kaynağıdır. Lübnan’da az sayıda bulunan Ermeniler de Taşnak Partisi altında örgütlenmiştir.

III. Lübnan’ın Yeni Ulusal Sembolü: Refik Hariri

Lübnan’da tarih boyunca var olan toplumsal parçalanmışlığa ve kötü siyasal yapılanmaya rağmen Refik Hariri’nin öldürülmesi sonrası Lübnan halkının meydanlarda Lübnan bayrakları sallayıp Suriye’yi protesto etmeleri bir ulusal birlik gösterisi ve Lübnan ulusal kimliğinin yükselişi olarak algılanabilir mi? Bu gösterilerde kullanılan ulusal birlik kavramının ülkedeki siyasi, tarihsel ve kültürel dayanakları nelerdir? Lübnanlıların ulusal bilincin uyanması ve kolektif hareket etmelerini sağlamada Hariri suikastı nasıl bu kadar etkili oldu? Yoksa Lübnan’da olanlar sadece Suriye işgaline karşı tepkisel bir karşı duruş ve ülkedeki ailelerin güç mücadelelerinin bir uzantısı mıdır?

Aslında Refik Hariri dışında her hangi bir Lübnanlı siyasetçiye düzenlenecek bir suikast, en azından Lübnan halkında, bu kadar büyük tepkiye yol açmayabilirdi. Hariri, uyandıracağı tepkinin genişliği açısından akıllıca seçilmiş bir hedefti. 1992 yılından sonra Lübnan siyaseti içinde yer alan Hariri, daha önceleri Suudi Arabistan ve Körfez ülkelerinde yatırım yapan bir iş adamı kimliğine sahipti. 1970’li yıllarda Suud ailesiyle olan yakınlığı sonucu aldığı ihaleler sayesinde kısa zamanda büyük bir servetin sahibi oldu. Suudi kraliyet ailesi düzeyinde kazandığı itibar Hariri’ye, 1978 yılında Suudi Arabistan vatandaşlığı verilmesini sağladı. Hariri, 1992-1998 ve 2000-2004 yılları arasında iki dönem başbakanlık görevini icra etti.[28] Hariri'nin toplumsal konumu ve ekonomik ilişkileri, ona Lübnan siyasetinde önemli avantajlar sağladı. Sünni ailelerden gelen bir siyasetçi değil bağımsız bir işadamı ve kirlenmemiş bir şahsiyet olarak toplumun her kesmi tarafından sempati ile algılandı. 1979’da kurduğu Hariri Fonu aracılığıyla toplumsal alanda gerçekleştirdiği bir çok faaliyet ise Hariri’ye halk düzeyinde duyulan sempatiyi arttırdı. Hariri Fonu, özellikle eğitim ve kültürle ilgili alanlarda faaliyet gösteriyordu. Fon, kurulduğundan beri 33 binden fazla öğrenciye Lübnan, ABD, Fransa, İngiltere ve Kanada’nın en iyi üniversitelerinde okumaları için eğitim yardımı yaptı.[29] Bununla birlikte Hariri’nin iç savaş sonrası sözlü ve yazılı medya kurumları satın alması ülkedeki popüleritesini arttırdığı gibi uzun vadede siyasi güç kazanmasına neden oldu.[30] Hariri’nin sahip olduğu Müstakbel televizyonunu, gazetesi ve dergisi, Lübnan’ın en etkili medya kurumlarındandır. Partisi Müstakbel ise Lübnan’da bütün kesimleri kucaklayan ve hemen her mezhepten üyesi olan bir denge partisidir. Hariri’nin başbakanlığı döneminde Lübnan hükümeti, bir taraftan Batılı ülkelerle ilişkileri geliştirirken diğer taraftan Suriye ile ilişkilerini iyi tutmaya çalıştı.[31] Hariri, Lübnan İç Savaşı’nda her açıdan harap hale gelen ülkeyi yurtdışındaki çok yönlü ilişkileri sayesinde tekrar inşa etmeyi başardı. Başta Beyrut olmak üzere ülkede hızlı bir imar hamlesi gerçekleştiren Hariri, ekonomiyi ciddi bir borç yükü altına soksa da “Bay Lübnan” olarak halkın hafızasına kazındı. Yeniden inşa edilen Beyrut ise bir çok kişi tarafından “Haririgrad” olarak adlandırılmaya başlandı.[32] Bununla birlikte 1998 yılında Emil Lahud’un devlet başkanı olmasından sonra başbakan Hariri ile Lahud arasında bir uyumsuzluk ve kişisel çekişme görülmektedir. Bu kişisel çekişmenin boyutu, uluslararası ve bölgesel değişmelerin de etkisiyle giderek artan bir seyir izlemiştir. Sonuç olarak Ağustos 2004’te yapılan anayasa değişikliğiyle Emil Lahud’un üç yıllığına tekrar devlet başkanı seçilmesi, Hariri ile Suriye yönetiminin arasını açtığı gibi Hariri’nin başbakanlık görevinden istifa etmesine de neden olmuştur. Ekim 2004’te istifa etmesinden sonra Hariri, Suriye karşıtı gruplarla ilişkilerini arttırarak Mayıs 2005’te yapılacak genel seçimlere muhalefetin en güçlü adaylarından bir olarak hazırlanmaya başladı. Fakat Hariri seçimi göremeden 14 Şubat 2005’te Beyrut’ta gerçekleştirilen bombalı saldırı sonucu hayata veda etti.[33]

Hariri suikastı sonrası Lübnan halkının ortaya koyduğu hareket tarzına baktığımızda bir çok siyasi, ekononomik, toplumsal ve psikolojik nedenin ortak bir tepkinin oluşmasına hizmet ettiği görülmektedir. Ancak ilk olarak Lübnan’ın tarihsel tecrübesine bakarak uluslararası dönüşümlere ani tepkiler verebilen bir ülke olduğunun altının çizilmesi gerekmektedir. Lübnan’da güçlü bir devlet yapısı ve siyasi iradeden bahsedilemez. Ülke içi gelişmeleri şekillendiren, genellikle uluslararası ve bölgesel ortamdır. Dünyada, uluslararası veya bölgesel dengelerde meydana gelecek önemli değişmelere en hızlı uyum sağlayan ve kabullenen ülkelerin başında Lübnan gelir. Bu çerçevede bakıldığında ABD’nin Orta Doğu’da artan gücü ve Suriye’ye karşı tavrı, Lübnan’da siyasi ve ekonomik yapıdan yeterince pay alamadığını düşünen aileye dayalı cemaatlerin taleplerini ortaya koymalarına neden olmuştur. 2000 yılında İsrail’in çekilmesinden önce Suriye askeri varlığını Lübnan’da bir denge unsuru olarak gören Lübnanlı siyasi gruplar, Suriye’nin eski bölgesel gücünü kaybettiğinin de farkına vararak Suriye himayesi altında olmaktan oldukça rahatsızlık duymaktadır. Tabi ki bu rahatsızlıkta Suriye’nin işgal boyunca Lübnan’da uyguladığı tek taraflı ekonomik politikalarına tepkinin de payı vardır. İsrail’in Lübnan’ı terk etmesi uluslararası alanda Suriye’nin Lübnan’daki varlığının sorgulanır hale gelmesine yol açmıştır. Bununla birlikte Suriye’nin, Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgaline karşı bir koz olarak tuttuğu Lübnan’ı kaybetmesi bölgesel anlamda hem siyasi hem de ekonomik gücünü azaltacak ve dış politika vizyonunu daraltacaktır. Suriye halkı ise Lübnan’ı milli bir dava olarak algılamaktadır ve Lübnan’ın kaybedilmesi, psikolojik olarak uzun süre zihinlerde yer edecektir. Bunlara rağmen gerek Suriye üzerindeki ABD’nin yoğun siyasi ve diplomatik baskısı gerekse Beşşar Esad’ın ılımlı dış politika anlayışının önemli bir sonucu olarak Suriye, 2000 yılında İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesinden sonra 30 bin olan asker sayısını 2001 ve 2002’deki çekilmeler sonucu 2003 yılında 20 bine ve Ekim 2004 sonrası da 14 bine kadar düşürmüştür. 2000 yılı sonrası gelişen uluslararası ortam, Suriye’yi Lübnan’dan çıkmaya zorlarken Beşşar Esad’ın da Lübnan’dan çıkmama konusunda çok şiddetli bir direniş gösterme imkanları daralmıştır. Beşşar Esad’ın yapabileceği tek direniş, Lübnan’daki Suriye işgalini Golan Tepeleri’ndeki İsrail işgaliyle birlikte uluslararası alanda çözme çabası olabilirdi. Büyük devletlerin ve İsrail’in böyle bir çözümde gösterecekleri isteksizlikle birlikte 14 Şubat’ta gerçekleşen Hariri suikastı bu olasılığı ortadan kaldırıp Suriye’nin çekilme sürecini hızlandırmıştır. Fakat Suriye’nin Lübnan kurumlarının içine yerleşmiş olması, Suriye ve Lübnan seçkinlerini karşılıklı çıkarları ve iki ülke ilişkilerinin tarihsel derinliği iki ülkenin tamamen ayrılmasını zorlaştırmaktadır.[34]

Günümüzde bölgedeki siyasi gelişmelerin geniş bir resmine baktıktan sonra Suriye’nin Lübnan’daki varlığının sona erdirilmesi açısından asıl itici gücün ABD ve Fransa olduğu rahatlıkla söylenebilir. Buna karşılık ülke içinde gerçekleşen protesto gösterileri ise tepkisel kitle hareketler olarak ele alınmalıdır. Bu kitlesel gösterilerde Suriye üzerinden ortak bir düşman imgesi ve Hariri üzerinden de bir şehid paradigması yaratılmıştır. Suriye karşıtı Lübnanlılara göre, ortak düşman Suriye’ye karşı mücadele veren Refik Hariri, davası uğruna Lübnan için ölmüş ulusal bir kahramandır. Lübnan halkı, ülke çapında başlatılan kamuoyu propagandasının da etkisiyle kısa sürede Hariri’yi, fedekar, yüceltilmiş, kendini adamış ulusal bir sembol haline getirmiştir. Elias Cannetti, “Kitle ve İktidar” adlı kitabında Orta Doğu coğrafyasında şehid paradigmasından kaynaklanan bu tür kitlesel hareketlere sıkça rastlandığından bahsetmekte ve bunları ağıt dinleri olarak tanımlamaktadır.[35] Şiilikte Hz Ali ve Hz. Hüseyin için, Hıristiyanlıkta Hz. İsa için hissedilen minnettarlık duygusundan doğan toplumsal hareketler, Lübnan’da da modern anlamda Hariri için gösterilmektedir. Hariri’nin ölümü, parçalanmış Lübnan toplumunu kitleselleştirmiştir. Tabi ki Hariri’nin ölümünden kaynaklanan toplumsal hareketin dinsel bir içeriği yoktur, daha çok Lübnan ulusal kimliğine atıfta bulunur. Hariri bundan sonra Lübnanlılar için ortak bir değer olarak var olmaya devam edecektir. Bunlarla birlikte gösterilere katılanların çoğunun Maruni ve Dürzilerden oluştuğu ve Sünnilerin ise gösterilerin bir kısmına katılmasına rağmen genelde meydanlardan uzak kaldığı belirlemesini yapmamız gerekmektedir. Hizbullah ve Emel örgütlerinin sempatizanı Şiiler ise Suriye’ye karşı yapılan gösterilere katılmamış, hatta Beyrut’ta Mart ayı başında Suriye’yi destekleyen dev bir gösteri yapmıştır. Şiilerin yaptığı gösterinin Suriye karşıtı gösterilerden daha fazla insanı meydanlara çekmesi ve Şiiler dışındaki mezhepsel gruplardan insanların katılımı ise ilgi çekici bir veridir. Şiilerin öncülüğünde yapılan gösteride Hizbullah bayrakları ve Beşşar Esad posterlerinin yanında Lübnan bayraklarının sallanması ve Hariri için saygı duruşu yapılması, Hizbullah’ın Lübnan’ın ortak değerlerini tanıyıp siyasallaşma ve geniş kitlelere hitap etme çabasının bir uzantısı olarak görülebilir.[36]

Hariri sukastının hazırlanışındaki profesyonellik ve suikastın kısa zamanda siyasallaşması, bu olayı gerçekleştiren güçlerin bulunmasının zorluğunu ortaya koymaktadır. Fakat Hariri suikastı, Lübnan halkı için birleştirici bir sembol ve siyasal açıdan önemli bir dönüm noktası olmaya devam etmekle birlikte ABD’nin Suriye üzerinde yaratmak istediği baskının sürekli gündem maddesi olacaktır. Yine de günümüzde Lübnanlılık kimliğinin tarihsel derinliği ve kültürel birleştiriciliği (dayanakları) olmayan bir kavram olduğunu unutmamak gerekiyor. Feodal ilişkilerin sürdüğü bir ülkede Lübnanlılık kavramı ulusal birliği değil parçalanmışlığın bir göstergesidir.

IV. Seçimler Lübnan’a Ne Getirdi?

Hızlı siyasal değişimin ve Suriye işgalinin bitişinin ardından Lübnan’ın siyasi durumu, genel seçimlerle birlikte daha da netlik kazanmaya başladı. Lübnan’da seçimlerle birlikte ortaya çıkan süreç, ülke içindeki siyasi çatışmaları ve iktidarı ele alacak siyasi otoritenin üstesinden gelmesi gereken siyasi, ekonomik ve güvenlik sorunlarını ortaya çıkarmıştır. Öncelikle Lübnan’daki karmaşık seçim sistemini anlamaya ve seçim sonuçları üzerinden Lübnan siyasetini daha yakından tanımaya çalışalım.

Lübnan’da genel seçimler 29 Mayıs 2005’te başladı ve nerdeyse bir aya yakın bir sürede tamamlandı. Bu seçimin en önemli özelliği, uzun bir süre sonra Suriye denetimi olmadan yapılan ilk özgür seçim olmasıydı. Lübnan’daki seçimler hukuki olarak iki temel belgeye dayandırılarak gerçekleşmektedir. Bunlar, daha önce bahsettiğimiz 1943 tarihli Ulusal Pakt ile 1989’da iç savaşı sonu erdiren Taif Anlaşması’dır. Maruni ve Sünni ailelerin temsilcileri tarafından kabul edilen Ulusal Pakt, 1932 nüfus sayımına dayanan bir siyasal yönetim şekli benimsemiş ve Lübnan’daki karmaşık siyasal yapının temellerini oluşturmuştur. Buna göre Cumhurbaşkanı Maruni, Başbakan Sünni, Meclis başkanı ise Şii olacak ve bu durum bir süreklilik arz edecekti. Parlamentoda temsil oranı ise Hıristiyan ve Müslümanlar arasında Hıristiyanların lehine 6/5 oranın da gerçekleşecekti. Lübnan’daki iç savaşı sonuçlandıran Taif Anlaşması ise Lübnan siyasal sistemini şekillendiren ikinci belgedir. Taif Anlaşması ile Maruni Cumhurbaşkanının yetkileri azaltılıp bir kısım yetkiler Sünni başbakana bırakılmıştır. Parlamentodaki vekil sayısı 99’dan 128’e çıkarılmış ve Hıristiyanlarla Müslümanlara eşit kontenjan verilmiştir. Hıristiyanlara verilen 64 sandalyenin dağılımı 34 Maruni, 14 Grek Ortodoks, 8 Grek Katolik, 5 Ermeni Ortodoks, 1 Ermeni Katolik, 1 Anglikan, 1 küçük azınlıklar şeklindedir. Müslümanlara verilen 64 sandalye ise 27 Sünni, 27 Şii, 8 Dürzi, 2 Nusayri şeklinde dağılmaktadır.[37] Taif Anlaşması iç savaşı bitirip ülkeye görece bir istikrar getirse de Lübnan’ın geleceğini üzerinde kuracağı siyasal yapıyı oluşturamamıştır. Özellikle Lübnan’da günümüzdeki demografik gerçeklerle temsil oranı kesinlikle uyuşmamaktadır.

29 Mayıs’ta başlayan ve dört turlu yapılan seçimler, 19 Haziran’da Saad Hariri önderliğindeki Suriye karşıtı ittifakın 128 üyeli parlamentoda 74 sandalye kazanmalarıyla sonuçlandı. 35 yaşındaki Saad, genç ve deneyimsiz bir politikacı olmasına rağmen 14 Şubat’ta suikast sonucu ölen ve Lübnan’da kısa sürede ulusal kahraman haline gelen babası Refik Hariri’nin bıraktığı mirası iyi değerlendirdi. Aslında Suriye karşıtı ittifakın tek bir lideri yoktu, daha çok kolektif liderlik prensibiyle hareket ediliyordu. Saad da İlerici Sosyalist Parti´nin lideri Velid Canbulat, Falanjist Milis´lerin lideri Samir Geagea, Maruni lider Solange Cemayel gibi isimlerin desteğini alarak Suriye karşıtı ittifakı zafere taşıdı. Saad’ın, baba mirası Müstakbel Partisi’nin lideri olarak seçime girmesi seçim başarısının en önemli sebeplerinden biridir. Saad seçim sonrası ilk açıklamasında her şeyi babama borçluyum derken mevcut durumu net bir şekilde ortaya koyuyordu. 29 Mayıs seçimleriyle Lübnan siyasetinin zirvesinde dolaşmaya başlayan Saad’ın, ülkenin iç ve dış sorunları ve siyasal bölünmüşlük karşısında babasının birleştirici misyonuna ne kadar sahip olduğunu ise zaman gösterecektir. Saad’ın en önemli dezavantajları genç yaşı ve siyaset alanındaki deneyimsizliğidir.

Suriye karşıtı ittifak dışında seçimde başarı kazananlar, Hizbullah-Emel ittifakı ve Marunî Michel Aoun oldu. Hizbullah-Emel ittifakı, Güney Lübnan’daki 23 sandalyenin tamamını ve toplamda da 35 sandalye ele geçirerek ülkenin geleceğinde etkin bir güç haline geldi. Seçimlerin sürpriz ismi ise Suriye yanlısı gruplarla (Suriye yanlısı Dürzî Celal Arslan) birlikte seçime giren Michel Aoun’du. Üçüncü turda Marunî ve Dürzîlerin yoğunlukla yaşadığı seçim bölgesinden 21 sandalye çıkaran Michel Aoun’un seçim başarısı, Dürzi lider Velid Canbulat’ın tepkisine neden oldu. Canbulat, Aoun’u Suriye karşıtı ittifakı bölmekle suçladı.[38] Aslında 1990’lı yıllarda Suriye’nin Lübnan’daki baş düşmanı olan Auon’un seçimlerdeki tavrı ve Canbulat’ın tepkileri, ülkede ailelere endekslenen siyasal yaşamı bir kez daha gözler önüne koymaktadır.

Suriye karşıtı cephenin tek başına iktidara gelebilecek kadar yüksek oy alamaması nedeni ile hükümetin kurulma süreci sıkıntılı geçti. Ancak 18 Temmuz 2005’te Saad Hariri’nin önerdiği isimlerden eski finans bakanı Fuat Siniora liderliğinde Lübnan’ın yeni hükümet kurulabildi.. Suriye karşıtı milletvekilleri tarafından aday gösterilen Siniora, 128 sandalyeli parlamentoda 126 milletvekilinin desteğini aldı. Siniora, yarısı Müslüman yarısı Hıristiyan olan 24 bakanlı bir kabine oluşturdu. Kabinede Suriye karşıtı ittifak dışındaki gruplardan da bakanlar yer aldı. Bunların arasında en ilgi çekici olan ABD’nin terörist örgütler listesindeki Hizbullah’ın kabinede iki bakanla temsil edilmesi oldu.[39] Lübnanlı akademisyen Muhammed Nureddin, Hizbullah’ın hükümette yer almasını Batılı devletlere karşı kazanılmış bir zafer olarak yorumlamaktadır.[40] 1990’lardan itibaren Hizbullah’ın siyasallaşma sürecine baktığımızda gerçekten de 2005 seçimleri ve hükümete girmeleri büyük bir siyasi başarıdır. Hizbullah’ın parlamentoya seçilen iki milletvekilinin bakan olması ABD, Fransa ve İsrail başta olmak üzere birçok Batılı devletin sert tepkilerine neden oldu. Bununla birlikte hükümetin kurulmasından üç gün sonra ABD Dışişleri Bakanı Condeleezza Rice Lübnan’ı ziyaret ederek ABD yönetiminin yeni Lübnan hakkındaki fikirlerini açıkladı. Rice, Cumhurbaşkanı Lahud, başbakan Siniora ve Suriye karşıtı cephenin lideri Saad Hariri ile görüşmeler gerçekleştirdi. Yeni Lübnan’ın demokatik ve dış etkilere karşı özgür olması gerektiğini belirten Rice, Lübnan’ı Lübnanlılar yönetmeli dedi. ABD Dışişleri Bakanı’nın Lübnan’a geliş amacı, yeni kabineye verdiği desteği göstermekle birlikte BM’nin 1559 sayılı kararına göre Hizbullah’ın silahsızlandırılması gerektiğini yeni hükümete hatırlatmaktı.[41]. Fakat Lübnan’ın genelinde Hizbullah’ın algılanışı ABD yönetiminden oldukça farklılaşmaktadır. Lübnan halkının çoğu İsrail’le mücadelesinden dolayı Hizbullah’ı meşru ulusal bir güç olarak algılamaktadır. Suriye karşıtı cephe de Hizbullah’ın meşru bir siyasal parti ve Lübnan siyasetinin bir parçası olduğunu kabullenmiştir. Hizbullah’ın askeri gücü ve silahsızlandırılması konusunu ise genellikle Dürzi lider Velid Canbulat dile getirmektedir.

Parlamentoda ağırlığı elinde bulunduran Suriye karşıtı cephenin hükümeti kurduktan sonraki hedefi, Lübnan’ın Suriye yanlısı cumhurbaşkanı Emil Lahud’u makamından indirmektir. Emil Lahud, 9 yıl Lübnan ordu komutanlığı yaptıktan sonra 1998 yılında devlet başkanı olmuştur. 1998 yılı aynı zamanda Beşşar Esad’ın “Lübnan Dosyası”nı Abdülhalim Haddam’dan devraldığı yıl olmasından dolayı Beşşar ile Lahud arasında yakın bir dostluk ilişkisi mevcuttur. Lahud, 1990’larda Maruni General Michel Aoun’a karşı Suriye ile birlikte hareket ederek Suriye’nin desteğini almış ve o günden beri Suriye yanlısı bir çizgiye sahip olmuştur.[42] Günümüzde Lahud’un Lübnan devlet başkanı olarak kalması Suriye’nin Lübnan’daki nüfuzunu en azından siyasi olarak sürdürmesine yardımcı olacaktır. Suriye karşıtları için Lahud yok edilmesi gereken bir düşmandır. BM Hariri Suikastını soruşturan komitenin başında bulunan savcı Mehlisi’in Ağustos ayı içinde Emil Lahud'a bağlı Cumhurbaşkanlığı Muhafızlarının eski komutanı Mustafa Hamdan’ın ve eski askeri istihbarat başkanı Raymond Azar’ın da içinde bulunduğu dört üst düzey Lübnanlı komutanı tutuklaması Lahud’a yönelik tehditleri artırmıştır. Savcı Mehlis’in BM Güvenlik Konseyi’ne sunulan iki raporunda da Lahud’un Hariri suikastıyla bağlantılı olarak adı geçmektedir.

V. Siyasi Suikastlar ve Lübnan’nın Güvenlik Zafiyeti

29 Mayıs’ta başlayan genel seçimler ve seçim sonrası süreç, ABD kararalıcıları tarafından genellikle bağımsız, demokratik ve istikrarlı Lübnan’ın başlangıcı hatta Orta Doğu’da Irak ile başlayan demokratikleşme sürecinin bir halkası olarak sunuldu. Oysa ki seçimlerin sonuçlanmasından 2005 yılı sonuna kadar geçen süre, dünya kamuoyuna Lübnan’da istikrarlı olanın sadece siyasi suikastler olduğunu gösterdi.[43]

Lübnan’daki kanlı ve gergin sürecin, Eylül 2004 başında BM Güvenlik Konseyi’nin 1559 sayılı kararı kabul etmesinden sonra başladığı söylenebilir. Bu önemli karar, Suriye güçlerinin Lübnan’dan çekilmesini, Lübnan mülteci kamplarındaki Filistinlilerin silahlarının alınması ve Hizbullah’ın silahının alınmasını öngörüyordu.[44] Eylül 2004’ten itibaren Lübnan merkezli ve Suriye’yi hedef alan gerginlik sürekli bir şekilde yükseldi. 1 Ekim 2004’te Velid Canbolad önderliğindeki Sosyalist Birlik Partisi’nin Dürzi milletvekili Mervan Hamade’ye yönelik bir suikast girişimi yaşandı. Arabasına konan bombanın neden olduğu patlamadan Hamade yaralı olarak kurtulmayı başardı. Suikastlar zincirinin başlangıcı kabul edilebilecek olay ise 14 Şubat 2005’te Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’ye düzenlenen suikast oldu. Suikastın ardından yapılan açıklamalardan anlaşılacağı gibi Lübnanlı muhalifler ve Batılı devletler suikastın sorumlusu olarak tereddütsüz Suriye’yi gösterdi. Hariri suikastının ardından Mayıs ayı sonunda ABD ve Lübnan basınında “Suriye’nin Lübnan’daki ölüm listesi” ile ilgili haberlerin çıkması suikastlar zincirinin devam edebileceğinin ilk işaretini verdi. İlk suikast Lübnan seçimleri devam ederken 2 Haziran’da El Nahar gazetesi yazarı Samir Kesir’in Beyrut’un Hıristiyan mahallesindeki evinin önünde arabasına yerleştirilen bombanın patlaması sonucu öldürülmesiyle gerçekleşti. Samir suikastını, Lübnan’da seçim sürecini kesintiye uğratmak isteyen güçlerin düzenlediği düşünüldü.[45] Seçimlerin sona ermesinin ardından 21 Haziran’da Komünist Parti’nin lideri Goerge Hawi’nin Beyrut’un batısında arabasına yerleştirilen bir bombayla öldürülmesi ise bombalı suikastlerin devamının gelebileceğini gösterdi. Lübnan televizyonu, patlamanın araç hareket halindeyken düzeneğin uzaktan kumandayla harekete geçirilmesi sonucu meydana geldiğini duyurdu.[46] Bu iki suikast sonrası yine aynı tablo yaşanmış, başta Suriye, Lübnan ve ABD olmak üzere bütün dünya kamuoyu tarafından suikastler kınanmış, suikastlerle ilgili haberlerde Kesir ve Hawi’nin son zamanlardaki Suriye karşıtlığı özellikle vurgulanmış ve hemen ardından suikastlerin arkasında Lübnan’daki istikrarı bozmak isteyen Suriye yönetiminin olduğu iddiaları ortaya atılmıştır. Lübnan’daki Suriye karşıtı cephe üyelerinden, suikastlere ilgili gelen tepkilerin iki hedefi vardı: İlk hedef dış güç Suriye ve ikinci hedefse Suriye’nin ülke içindeki uzantısı olarak gördükleri Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud idi. Suriye karşıtı cephe içerisinden Suriye’ye ve Lahud’a karşı en sert açıklamalar Dürzi lider Velid Canbulat’tan gelmiştir. Canbulat, Kesir suikastından sonra El Arabiye televizyonuna verdiği röportajda Lahud’u suikastla ilgili suçlamış ve görevinden ayrılmadan suikastların bitmeyeceğini söylemiştir. Hawi suikastından sonra ise Suriye karşıtı cephe ortak yaptığı açıklamada güvenlik birimlerini korumakla itham ettikleri Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un hemen istifa etmesini istemiştir.[47]

Lübnan’da Haziran ayı sonunda başlayan yeni hükümeti kurma çalışmaları devam ederken 12 Temmuz’da yine Beyrut’ta geçici Savunma Bakanı Elias El-Murr’un konvoyuna bombalı saldırı yapıldı. Murr, hafif yaralanırken saldırıda iki kişi öldü. Bu defa hedef alınan kişi, Lübnan Cumhurbaşkanı Emil Lahud’un damadı Suriye yanlısı Elias El-Murr idi.[48] Bu suikast, Suriye’ye yakın siyasi isimlerin de tehdit altında olduğunu ve Lübnan siyasetindeki karmaşıklığı gözler önüne serdi. 23 Ağustos’ta Beyrut'un daha çok Hıristiyanların yoğun olarak taşadığı bölgesinde meydana gelen patlamada en az üç kişi yaralandı. 26 Eylül’de Beyrut’tan gelen bir bombalı suikast girişimi Lübnan’ın bir suikastler ülkesi olduğunu herkese tekrar hatırlattı. Lübnan televizyonu LBC'de haber programları sunucusu olarak görev yapan May Şidyak uğradığı saldırıda ağır yaralandı.[49] Hedef yine bir Suriye karşıtı Lübnanlı ve kullanılan yöntem yine arabanın sürücü koltuğuna yerleştirilen bir bomba idi.

Suikastların damgasını vurduğu 2005 yılının son olayı ise Suriye karşıtı gazeteci ve milletvekili Cibran Tüeyni’nin 11 Aralık’ta düzenlenen bombalı saldırıda hayatını kaybetmesi oldu. 48 yaşındaki Tüeyni, ülkenin en büyük gazetelerinden El Nahar'ın genel müdürlüğünü yapıyordu. Rum Ortodoks olan Tueyni, haziran ayındaki parlamento seçimlerinde Saad Hariri'nin listesinde aday olarak meclise girmişti.[50] Tueyni suikastı, iki ilgi çekici yöne sahiptir. İlgi çekici ilk yönü, Tueyni’nin Suriye’ye karşı sert çıkışlarıyla tanınan bir gazeteci ve Sosyalist Birlik Partisi milletvekili Mervan Hamade’nin yeğeni olmasıdır. İkinci ilgi çekici yön ise suikastın eski Lübnan Başbakanı Refik Hariri'nin öldürülmesiyle ilgili BM soruşturmasını yürüten Alman Savcı Detlev Mehlis'in, Suriye'yi suçladığı raporunu BM Genel Sekreteri Kofi Annan'a teslim edildiği gün gerçekleştirilmesidir.

Lübnan’ın günümüzdeki temel sorunu, devlet ve toplumun yapılanmasıyla ilgilidir. Ülke çeşitli etnik ve gruplar ve aileler tarafından parçalanmış durumdadır. Her grubun kendi siyasi, ekonomik, dinsel ve toplumsal alanı mevcuttur. Fakat bunların üzerinde olması gereken merkezi iktidar ve devlet yapılanması oldukça zayıftır, istikrarsızdır. Devletin ilk sorumluluğu olan vatandaşını koruma görevi, Lübnan’daki devlet yerine getirememektedir. Suikastlar, Lübnan’ın güvenlik, istikrar ve barışını daha fazla tehdit eder bir işleve sahiptir. Ülkedeki bir çok lider can güvenliğinden kaygı duymakta ve korku içerisinde yaşamaktadır. Bundan sonra kendini hedef olarak gören liderlerin başında Velid Canbulat, Mervan Hamade, Samir Geagea, Michel Aoun, Ferid Makari gibi isimler bulunmaktadır. Bu gergin ortam liderlerin koruma önlemlerini artırmalarını ve Beyrut’ta daha dikkatli hareket etmelerini getirmektedir. Görüldüğü gib Batılıların “demokrasi adası” giderek bir “korku adası”na dönüşmektedir. Lübnanlı akademisyen Muhammed Nureddin’e göre Lübnan’daki güvenlik eksiklikleri ülkeyi hızla bir çatışmaya ve Batılı ülkelerin hegomonyası altına girmeye sürüklemektedir. Nureddin, Lübnan’ın yakın geleceği hakkında şunları söylemektedir:

“Lübnan’da şu an yaşanan, silahsız “sivil iç savaş”. Lübnan’da herkes silahlanıyor. Meydana gelen her suikast, böyle bir savaşın patlak vermesini hızlandırıyor. Patlak vermesi durumunda “Lübnan iç savaşından kim istifade eder?” sorusuna verilecek cevap, Lübnan’ın tahrip edilmesini ve yıkımını isteyen güçlerin belirlenmesinde bize yardımcı olacaktır. Soruya verilecek cevap imkansız değil. İslam dünyasının (tıpkı Irak’ta olduğu gibi Sünni-Şii, Kürt-Arap) mezhep ve etnik kütlelere ayrılması çerçevesinde Cibran Tüeyni ve öncesindeki suikastlardan en fazla kârlı çıkanın İsrail ve ABD olduğu tereddütsüz ifade edilebilir.”[51]


Sonuç

Hariri suikastı sonrası ağırlıklı olarak Maruni ve Dürzilerden oluşan Lübnanlıların düzenledikleri toplu gösterileri, ABD’nin demokratikleşme projesi olan BODP’nin bir parçası olarak sunmaya çalışmak öncelikle bölgenin siyasi, ekonomik ve toplumsal gerçekleriyle bağdaşmamaktadır. Gösterileri Orta Doğu’daki demokratik değişimi sağlayacak bir halk hareketi (Sedir Devrimi) olarak adlandırmak ise devrim kavramının içinin boşaltılmasına neden olmaktadır. Lübnan’daki gösteriler ve Suriye’nin askerlerini çekmesi sonucu gerçekleşen siyasi değişim ağırlıklı olarak uluslararası ve bölgesel konjonktürdeki değişmeden kaynaklanmaktadır. Lübnan’ın iç dinamiklerini kullanarak kolektif bir direniş ve mücadele vermemiştir, Lübnanlıların gösterileri etken değil tamamlayıcıdır. Sedir Devrimi olarak adlandırılan gelişmelerin devrim olabilmesi için aynı değerleri, hedefleri ve idealleri paylaşan kolektif kitlelerin olması gerekir. Lübnan siyaseti genellikle aile ve mezhep bağları ve çıkarları üzerinde oluşmaktadır ve geleneksel feodal ilişkilerini koruyan ailelerin toplumu ve devlet yapılanmasını değiştirecek hareketlere girişmesi oldukça zor görünmektedir. Lübnan’da kişisel ve ailesel çıkar çoğu zaman toplumsal çıkarın önüne geçtiği söylenebilir. Lübnanlıların Hariri sukastı sonrası birleşmesinin temel aracı Suriye karşıtlığı olmuştur. Kemal Karpat, Orta Doğu’da geçmişte gerçekleşen klasik devrim anlayışının genellikle iki temel amaç barındırdığını söyler: İlki siyasal amaçtır, ülkede egemen olan dış güçlerin ve iktidardaki güç odaklarının ortadan kaldırılmasını öngörür. İkincisi ise siyasi ve ekonomik çağdaşlaşma yoluyla güçlü devletler kurmaktır.[52] Devrimlerin ideolojik söylemleri kitle hareketlerini kolaylaştırdığı gibi ortak değerleri ve gelecek tahayyülünü arttırır. Günümdeki tek ve baskın ideolojik söylem demokrasidir. Lübnan’dan Suriye askerinin çıkarılmasıyla ülkenin bağımsızlığı adına önemli bir adım atılmıştır. Ardından yapılan özgür genel seçimler ise demokrasi adına önemsenecek bir gelişmedir. Hatta seçim sonrası hükümeti kuran Suriye karşıtı cephenin, hükümette Hizbullah örgütünden iki vekile bakanlık vermesi ülkenin bütünlüğüne yapılan önemli bir vurgu olmuştur. Fakat yeni hükümet, ülkenin siyasal sistemindeki aksaklıklar ve merkezi iktidarın güçlendirilmesi için her hangi bir atılım yapma konusunda isteksiz görünmektedir. Aslında hükümet reform yapabilecek siyasal iradeye sahip olmamakla birlikte bu konuda bir çabası ve planlamasıda mevcut değildir. Yeni hükümetin yaptığı tek reform seçimlerde Suriye karşıtı cepheyi desteklediği için 11 yıldır cezaevinde yatan Samir Geagea’nın serbest bırakılması oldu. Siyasi ve ekonomik reformları gündemine almayan yeni hükümetin ülke güvenliğini sağlama adına da başarılı olduğu söylenemez. Bununla birlikte Lübnan’ın yeni hükümetinin ve Suriye karşıtı cephenin Suriye’den sonra ki hedefi Maruni Cumhurbaşkanı Emil Lahud’tur. En kısa zamanda Lahud’u cumhurbaşkanlığından indirmek isteyen Sünnilere ve Dürzilere rağmen Maruniler bu konuda pek istekli görünmemektedir. Hatta adı cumhurbaşkanlığı için geçen Michel Aoun bile Lahud’un indirilmesi konusunda kararsızdır. Bu noktada da yine karşımıza mezhepsel bağlar çıkmaktadır. Michel Aoun Maruni patrik Nasrullah Sefir’in de etkisiyle, Suriye karşıtı muhalefete şüpheyle yaklaşmakta ve Hıristiyan olmayan bir siyasi gücün (Sünni veya Dürzi) Lahud’u düşürmesine karşı çıkmaktadır. Bu yüzden Michel Auon’un, 2007’deki devlet başkanlığı seçimini bekleyeceği tahmin ediliyor.

Peki bu kadar olumsuzluğa karşın Lübnan’da demokrasi ve güvenlik dengesi nasıl kurulabilir? Lübnan’ın sorunlarının çözümü iki düzlemde düşünülmelidir. İlk olarak Fransız Mandası döneminde temelleri atılan siyasal ve toplumsal düzenin acil bir reforma programına ihtiyaç vardır. Mevcut düzen ülkenin günümüzdeki demografik dağılımıyla uyuşmamaktadır ve ülkenin %30’unu oluşturan Şiiler hızla artan genç nüfusları sayesinde siyasi ağırlıklarını artırmaktadır. Lübnan’daki toplumsal çok renklilik ve birlikte yaşama kültürü ülkenin olumlu bir özelliği olmakla birlikte etnik ve dini grupların kendi toplumsal yaşam alanları olduğundan dolayı ulusal etkileşim eksik kalmakta ve siyasal bölünmüşlük atmaktadır. Bu bölünmüşlük ekonomik farklılıklarla da örtüşmektedir. Özellikle Lübnan’daki zengin şehirli sınıfı Maruniler oluştururken ülkenin güneyinde genellikle kırsal alanda yaşayan Şiiler ve Filistinli göçmenler ekonomik zorluklar ve kötü hayat şartlarında yaşamaktadır. Hizbullah’ın 1990 sonrası siyasallaşması ve devlet içinde devlet haline getiren Güney Lübnan’daki İsrail işgaliyle birlikte varolan olumsuz ekonomik şartlardır. Hizbullah’ın bir taraftan İsrail işgaliyle savaşırken bir taraftan de hastane, okul , yol yapmak gibi sosyal faaliyetlere girişmesi örgüte duyulan sempati ve halk desteğinin artmasına hizmet etmiştir. Lübnan’da devlet, uzun bir süredir sadece isim olarak vardır, etkinlik düzeyi oldukça düşüktür. Lübnan’ın sömürge döneminden kalan anayasası ise devletin güçlenmesine ve istikrarlı siyasal yapılanmaya izin vermemektedir. Başta anayasa olmak üzere ülkedeki siyasal ve ekonomik yapılanmalar radikal reformla revizyona tabi tutulmadığı takdirde birleşik bir Lübnan hayalin ötesine geçemez. Yapılacak radikal reformlar, ülkedeki aileye ve mezhebe dayalı siyasi ve ekonomik çıkar grupları ortadan kaldırıp yerel kimliklerin yerine ulusal bir kimlik ve yerel çıkarların yerine ulusal bir çıkar koymak zorundadır. Bütün bunların gerçekleştirilmesi için Lübnan’ın uzun bir zamanla birlikte ülke içinde ve dışında huzura ihtiyacı vardır. Bu noktada Lübnan’da varolan sorunların çözümü için ikinci düzlemi uluslararası çevre ve bölgesel sorunlar teşkil etmektedir.

Lübnan, jeostratejik konum itibarıyla Batının Orta Doğu’ya, Arap dünyasının da Akdeniz’e açılan kapısıdır. Batılı değerlerin ve ideolojilerin Orta Doğu’ya girdiği iki kapıdan biri Lübnan’dır, diğeri Mısır. Lübnan’ın Batı’nın etkisine bu kadar açık olması sahip olduğu dini ve kültürel kimlikle de örtüşmektedir. Batılı devletlerin dış politika algılamalarında Lübnan’ın Arap olmasından çok Hıristiyan kimliği ve kültürü rol oynar. Fransa, 19 yy.dan günümüze Lübnan’daki Maruni Hıristiyanlar üzerinden bölge politikasını şekilendirmiştir. ABD için ise Hıristiyan bir Lübnan bir denge unsurudur. Batı kamuoyunda Lübnan’ın Orta Doğu’daki diğer devletlerden farklı ve demokratik olarak sunulmasının altında yatan psiklojik nedenin de din olduğunu söylenebilir. Bu dini sempati ile birlikte Lübnan genelikle büyük devletlerin Orta Doğu’daki çıkarlarını elde etmek için kullandıkları bir zıplama tahtası olmuştur. Günümüzde de ABD Suriye’yi baskı altında tutmak, Fransa ise Orta Doğu politikalarındaki yetersizliklerini unutturmak için Lübnan’ı kullanmaktadır. Lübnan sahip olduğu karmaşık ve çatışmacı iç siyasal yapısının yanında kriz ve gerilim alanlarıyla çevrili bir ülkedir. Lübnan’ın 20 yy. boyunca yaşadığı siyasi ve toplumsal sorunların en önemli bölgesel nedenlerinden biri, Filistin Sorunu’dur. Bu sorun dahilinde Filistinli göçmenlerin sığınma ve İsrail’e karşı mücadele veren Filistinli kurtuluş hareketinin barınma yeri Lübnan olmuştur. Suriye ve İsrail 1970’li yılların sonundan itibaren bölgesel mücadelelerini tamamen Lübnan üzerinden gerçekleştirmiştir. 1976 yılında iç savaşı neden göstererek Suriye, 1982’de de Filistinli direnişçileri neden gösterek İsrail Lübnan’ı işgal etti. Bu dönemde Lübnan’daki otorite boşluğu ve dış askeri müdahaleler birbirini besleyerek ülkeyi tam bir yıkım ve kaosa sürüklemiştir. Birbiriyle üst üste ve rekabet haline gelişen işgalleri gerçekleştiren iki ülkeden Suriye, Lübnanlı yöneticiler ve güç odakları için genellikle kurtarıcı olarak görülürken İsrail işgaline karşı Hizbullah dışında ulusal bir direniş hareketi geliştirilememiştir. İsrail, 2000 yılında Güney Lübnan’dan çekilse de hala Lübnan’a ait olan Şiba Çiftliklerini elinde tutmaktadır. İsrail yönetimi, Şiba Çiftliklerini Suriye’den aldığını ve ancak Suriye ile başlayacak bir barış görüşmesinde Golan ile birlikte bu bölgeyi ele alabileceğini açıklamaktadır. İsrail’in Lübnan’dan çekilmesi içinde birçok uluslararası faktör barındırmakla birlikte Hizbullah’a ülke içinde oldukça fazla prestij ve siyasal güç sağlamıştır. Hizbullah’ın sağladığı siyasi tabanın genişlemesi örgütün biraz daha ilımlılaşmasının yolunu açtı. Fakat ABD yönetiminin İsrail’in güvenliği bağlamında diplomatik baskılarını artırması, Lübnan’ın yeni hükümetiyle Hizbullah arasında gerilimleri tırmandırabilir. Suriye’nin çekilmesinden sonra Hizbullah’ın üzerindeki İran etkinliği artacağı gibi örgütü silah bırakma konusunda ikna edebilecek bir siyasi ve askeri iradenin Lübnan içinde kalmadığını belirtmek gerekmektedir. Yine de uluslararası alanda sıkışan Suriye’nin İran’la yakınlaşması, İran, Suriye ve Hizbullah Örgütünden oluşan bir İsrail karşıtı bölgesel cepheyi güçlendirebilir. 19 Ocak 2006’da İran Devlet Başkanı Ahmedinecad’ın Şam ziyareti bu cepheleşmenin işaretini vermiştir. Ziyaret sonrası Beşşar Esad’ın İsrail karşıtı açıklamaları[53] ve Hizbullah lideri Hasan Nasrallah’ın Hariri suikastında Suriye’nin bağlantısı olmadığına dair açıklamaları bu tabloyla örtüşmektedir.[54] Bütün bunlara bakarak Filistin sorunu ve Suriye-İsrail arasındaki gerginlikler çözülmeden Lübnan’da demokratikleşme bir yana istikrarlı bir siyasal sistem ve güvenlik beklemenin bile çok zor olduğu söylenebilir. 2003 yılında ABD’nin askeri müdahalesi sonucu yeni bir kriz alanına dönüşen Irak’taki gelişmeler ve Suriye’de meydana gelebilecek ani değişiklikler, Lübnan’a olumsuz olarak yansıyacaktır.

Görüldüğü gibi Lübnan, demokrasi ve güvenliği sağlayabilen bir devlet yapılanmasını oluşturmasına engel olabilecek içten ve dıştan pek çok olumsuz faktöre sahiptir. Bunları ortadan kaldırabilmek için ülkenin yetenekli, uzlaşmacı ve reformcu yöneticilere, öncelikle ülke içinde huzura, uzun bir zamana ve dış politikada bölgesel gerginliklerin ve kriz alanlarının azalacağı bir ortama ihtiyacı vardır. Lübnan’ın demokratikleşme ve değişim adına en önemli avantajı ise Batıyla etkileşimi sonucu sahip olduğu demokratik kültürü ve entelektüel bilgi birikimidir. Lübnanlıların çoğu ülkede yaşanan iç savaşlardan oldukça fazla ders çıkarmaktadır ve bir daha o günlere dönmek istememektedir. Son tahlilde Lübnanlı siyasilerin ülke gerçekleriyle (kötü siyasi yapılanma, toplumsal bölünmüşlük, ekonomik eşitsizlik, Hizbullah gibi) yüzleşip sorunları birlikte aşabilecekleri ortak bir platform ve ülkenin geleceğinde ortak bir siyasi tahayyül oluşturmaları gerekmektedir.

* Bu makale TASAM Yayinlarindan Nisan 2006'da cikan 'Büyük Ortadoğu Projesi: Yeni Oluşumlar ve Değişen Dengeler' adli kitapta yayinlanmistir.

[1] Colin Powell, “The U.S. Middle East Partnership Initiative”, 12 Aralık 2002, http://www.heritage.org/Research/MiddleEast/WM180.cfm
[2] “Partnership for Progress and a Common Future with the Region of the Broader Middle East and North Africa”, Sea Island, Georgia, 9 Haziran 2004, http://www.state.gov/e/eb/rls/fs/33375.htm
[3] Charles Krauthammer, “The Road to Damascus”, The Washington Post, 4 Mart 2005
[4] “Lübnan’ın öteki yüzü”, Radikal, 9 Mart 2005
[5] Mete Çubukçu, “Lübnan: Kırılgan Mozayik”, Birikim Dergisi, Sayı: 192, Nisan 2005, s.9
[6] Haluk Ülman, 1860-1861 Suriye Buhranı, Ankara, AÜSBF Yayınları, 1966, s.3
[7] Albert H. Hourani, Syria and Lebanon, Beyrut, Oxford University Press, 1968, s.173
[8] Peter Mansfield, Osmanlı Sonrası Türkiye ve Arap Dünyası, Çev: Salih Yurdakul, İstanbul, Söylem Yayınları, 2000, s.81
[9] Ülman, a.g.e., s.5
[10] Haluk Alkan, “Suriye Ulus Devlet Olabilir mi?”, Avrasya Dosyası, C:6, Sayı:3, 2000, s.295
[11] Kais Firro, “Suriye, Lübnan ve İsrail’de Dürziler”, Der: Milton J. Esman, Itamar Rabinovich, Orta Doğu’da Etnisite, Çoğulculuk ve Devlet, Çev:Zafer Avşar, İstanbul, Avesta Yayınları, 2004, 267
[12] Mansfield, a.g.e., s.82
[13] Hourani, a.g.e., s.182
[14] B.J. Odeh, Lübnan’da İç Savaş, Çev: Yavuz Alogan, Belge Yayınları, 1986, s.45
[15] Alkan, a.g.m, s.301
[16] Firro, a.g.m., s.267
[17] Der: Thomas Collelo, Lebanon A Country Study, Washington D.C., Federal Research Division Library of Congrees, 1989, s.73
[18] Firro, a.g.m., s.267
[19] Collelo, a.g.e., s.62
[20] , Lübnan’da İslami Hareketler, Çev: Üsame Zeydoğlu, İstanbul, İnkılab Yayınları, 1989, s.9-25
[21] Kenneth Kaztman, “Terörizm: Orta Doğu’da Terör Örgütleri ve Terörü Destekleyen Devletler”, Çev: Mevlüt Tikenci, Avrasya Dosyası, C:3, Sayı:2, 1996, s.56
[22] Gilles Kepel, Bir Şark Savaşı Güncesi, Çev: Haldun Bayrı, İstanbul, Doğan Kitapçılık, 2002, s.45
[23] Mithat Bereket, “Fadlallah Konuşuyor”, Pusula, CNNTURK, 19 Ocak 2005, http://www.pusula.tv/bolumler/fadlallah.html
[24] William Harris, Levant: Bir Kültürler Mozaiği, Çev: Ercan Ertürk, İstanbul, Literatür Yayınları, 2005, s.188
[25] Ziad K. Abdelnour, “Dossier: Samir Geagea”, Middle East Intelligence Bulletin, C:6, No:5, Mayıs 2004, http://www.meib.org/articles/0405_ld.htm
[26] Gary C. Gambill, “Michel Aoun”, Middle East Intelligence Bulletin, C:3, No:1, Ocak 2004, http://www.meib.org/articles/0101_ld1.htm
[27] Collelo, a.g.e., s.65-66
[28] Gary C. Gambill, Ziad K. Abdelnour, “Dossier: Rafiq Hariri”, Middle East Intelligence Bulletin, C:3, No:7, Temmuz 2001, http://www.meib.org/articles/0107_ld1.htm
[29] “Biography: Mr. Rafic Hariri”, Refik Hariri’nin Kişisel WEB Sayfası, http://www.rhariri.com/General.aspx?pagecontent=PersonalBiography
[30] Gambill, Abdelnour, a.g.m.
[31] Alkan, a.g.m, s.311
[32] Gambill, Abdelnour, a.g.m.
[33] Adel Darwish, “Rafik Hariri: Mr Lebanon and his futuristic look”, Middle East News, 15 Şubat 2005, http://www.mideastnews.com/hariri05.htm
[34] Harris, a.g.e., s. 212
[35] Elias Cannetti, Kitle ve İktidar, Çev: Gülşat Aygen, İstanbul, Ayrıntı Yayınları, 1998, ss.143-154
[36] “Lübnan’ın öteki yüzü”, Radikal, 9 Mart 2005
[37] “Lübnan Seçimleri Üzerine”, http://www.vahdet.com.tr/isdunya/dosya4/1110.html
[38] Sophie Claudet, “Lebanon's former exile puts Christians back on political map”, Middle East Times, 13 Haziran 2005, http://www.metimes.com/articles/normal.php?StoryID=20050613-064529-8207r
[39] “Lineup of Lebanon's new Cabinet”, Ya Libnan, 20 Temmuz 2005, http://yalibnan.com/site/archives/2005/07/_lineup_of_leba.php
[40] Muhammed Nureddin, Orta Doğu Masası, SKYTURK, 10 Ağustos 2005
[41] Peter Mackler, “Bomb blast rocks Beirut hours after surprise visit by Rice”, Middle East Times, 23 Temmuz 2005, http://www.metimes.com/articles/normal.php?StoryID=20050723-045413-4900r
[42] Gary C. Gambill, Ziad K. Abdelnour, Bassam Endrawos, “Dossier: Emile Lahoud”, Middle East Intelligence Bulletin, C:3, No:11, Kasım 2001, http://www.meib.org/articles/0111_ld1.htm
[43] Yasin Atlıoğlu, “Lübnan’da Yeni Dönem ve Suikastler”, TASAM Stratejik Yorum, No: 181, 11 Ekim 2005 http://www.tasam.org/modules.php?name=News&file=article&sid=196
[44] Muhammed Nureddin, ”Lübnan Hızla İç Savaşa Kayarken”, Zaman, 14 Aralık 2005
[45] ” Assassination of Lebanese Journalist Qassir overwhelm the election”, Arabic News, 4 Haziran 2005, http://www.arabicnews.com/ansub/Daily/Day/050604/2005060403.html
[46] Joelle Bassoul, “Anti-Syrian politician killed in Beirut blast”, Middle East Times, 21. Haziran 2005, http://www.metimes.com/articles/normal.php?StoryID=20050621-084450-9411r
[47] “Lübnan'da cumhurbaşkanına istifa çağrısı”, BBC Turkish, 23.06.2005,
[48] Henri Mamarbachi, “Lebanon's pro-Syrian defense minister wounded in deadly blast”, Middle East Times, 12 Temmuz. 2005, http://www.metimes.com/articles/normal.php?StoryID=20050712-064641-2150r
[49] “Lübnan'da gazeteciye saldırı”, BBC Turkish, 26.10.2005, http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2005/09/050926_lebanon.shtml
[50] “Lebanon loses a leader. Tueni killed in a car bomb”, La Libnan, 11 Aralık 2005, http://yalibnan.com/site/archives/2005/12/lebanon_loses_a.php
[51] Nureddin, a.g.m.
[52] Kemal H. Karpat, Orta Doğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev: Recep Boztemur, Ankara, İmge Yayınları, 2001, s.130-131
[53] “Esad İsrail'i Arafat'ı öldürmekle suçladı”, BBC Turkish, 21 Ocak 2006, http://www.bbc.co.uk/turkish/news/story/2006/01/060121_esad.shtml
[54] “Nassrallah: No evidence linking Syria to Hariri murder”, Arabic News, 20 Ocak 2006, http://www.arabicnews.com/ansub/Daily/Day/060120/2006012005.htm

İsrail, Nasrallah'ı Nasır yapma yolunda (Ceyda Karan- Radikal)

Saturday, July 29, 2006

Orta Doğu’da Devlet Kavramı ve Otoriterlik

Yasin Atlıoğlu

Devlet yüzyıllardır var olan sosyal bir olgudur. Günümüze kadar birçok siyasal düşünür ve sosyal bilimci devlet kavramını tanımlamaya çalışmıştır. Devletin ülke, insan topluluğu ve iktidar olmak üzere üç unsuru hemen herkesin üzerinde hem fikir olduğu noktalardır. Bu unsurlardan yola çıkarak somut bir tanımlama yapmaya kalkarsak “Devlet, belli bir ülke üzerinde yerleşmiş, zorlayıcı yetkiye sahip üstün bir iktidar tarafından yönetilen bir insan topluluğunun meydana getirdiği siyasal kuruluştur” denebilir.[1] Bununla birlikte bizim değerlendirmelerimizde kullanacağımız devlet şekli Batıda 16.yy.dan itibaren oluşmaya başlayan modernleşmeci ulus-devlet modelidir. Zaten devlet deyince belli sınırlar içinde yerleşik bir insan topluluğu, istikrarlı bir siyasal örgütlenme ve kurumsallaşmış bir iktidar anlıyorsak da bu nitelikleri kapsayan kuruluşları görebilmek için çok eski tarihlere gitmek anlamsızdır. Devlet kavramının oluşmasına paralel olarak “devlet” kelimesinin Batı dillerindeki karşılığının (status, stato, etat, state) kullanılmaya başlanması da 16.yy. rastlamaktadır (Ondan önce siyasal toplulukları ifade etmek için polis, civitas, respublica, regnum gibi deyimler kullanılıyordu). Kısacası günümüzdeki anlamıyla ulus-devlet, ortaçağın sonlarında ve yeniçağın başlarında Avrupa’da feodalitenin çöküşü ve kilisenin siyasal nüfuzunun kırılışı ile birlikte doğmuştur. Ulus-devlet dağınık ve çatışan otoriteler arasında bölünmüş olan insanları ülke ve millet kavramları etrafında toplayan yeni bir kuruluştur. Böylece modern ulus-devlet o zamana kadar tam benzeri olmayan yeni bir siyasal bütünleşme, yeni ve değişik bir örgütlenme olarak ortaya çıkmaktadır.[2] Ulus-devlet içinde yer alan bireyler kutsal bir iradeye bağlı birer tebaa olmaktan çıkmakla birlikte her biri siyasal otorite tarafından bir “yurttaş” veya “vatandaş” olarak tanımlanmıştır. Bundan sonra kişinin aidiyeti sınırları açıkça belirlenmiş topraklar (ülke) ve bu topraklar üzerinde kurulmuş laik siyasal otoriteye bağlı olacaktır. Ulus-devlet anlayışı geniş ölçüde ilhamını pozitivizmden, iktidar ise meşruiyetini pozitif bilimlerin sağladığı ve insan zihniyle uygunluk içinde olan gerçekliklerden almaktadır. Dolayısıyla ulus devlet kaçınılmaz olarak aydınlanmacı ve aydınlatıcı bir misyona sahiptir. [3]

Orta Doğu’da devlet, toplum, insan gibi kavramların algılanışı, Batı merkezli algılayış biçiminden oldukça farklıdır. Tarihin ilk devirlerinden itibaren genel olarak Doğu diye adlandırılan coğrafya, özelde ise Orta Doğu, büyük medeniyetlere ev sahipliği yapmıştır. Büyük nüfus kitlelerini, büyük orduları barındıran ve bunları besleyecek uzmanlaşmış ekonomik sistemleri olan büyük imparatorluklar bu coğrafyalarda kurulmuştur. Kurulan devletler modern ulus-devlet yapılanmasının çok uzağında olsa da Batıya göre daha fazla devlet kurma deneyimi yaşanan Doğu’da otorite ve güç kavramları yönetim biçimlerine daha fazla hâkim olmuştur. Bu çerçevede düşünüldüğünde devlet kavramı, Orta Doğu coğrafyasında fazlasıyla karmaşık ve tarihsel derinliği olan bir fenomendir ve kurumsallaşmış bir yapı olmakla birlikte genellikle siyasal iktidar (otorite) olarak algılanmaktadır. Bundan dolayı Orta Doğu’da devleti incelerken en önemli unsuru olan iktidar olgusu üzerinden hareket etmek gerekmektedir. Devlet, “devl” kökünden gelen Arapça bir kelimedir. Elden ele geçen iktidar, saltanat anlamına gelir.[4] Orta Doğu insanı için devlet çoğu zaman kutsal, dokunulmaz ve erişilemez bir varlık durumunda kalmış ve ülkeyi yönetme görevinin bir kişi veya zümreye bahşedilen tanrısal bir lütuf olduğu düşünülmüştür. Çoğu zaman iktidara muhalif olmak devlete muhalif olmak ve devlet düşmanlığı olarak algılanmaktadır. Ulusal güvenlik sorumluluğunun kurumsallaşmadığı koşullarda, rejimin güvenliği veya iktidardaki üstün bireyin güvenliği ulusal güvenlikten önce gelmektedir. Tüm güvenlik bir tek kişinin, bir tek ailenin ya da küçük bir grubun yönetimine indirgenmektedir. Otoriteyi elinde tutan devlet korku ve güvensizliği beslerken cesaret ve yeteneği güvenliğe tehdit olarak algılamaktadır.[5] Bu psikoloji, siyasal tepkisizlik ve devlet ile halk arasındaki uzaklık şeklinde kendini gösterip siyasal katılımı sağlayacak kanalların oluşmasını engellemektedir. Orta Doğu’da devlet ve iktidar çoğu zaman birbirinin yerine kullanılan iki kavramdır ve iktidarın en önemli unsuru da güçtür.

Orta Doğu toplumlarında tarih boyunca siyasal erki elinde tutanlar, güç (etki) ile iktidar arasında genellikle bir paralellik kurmuşlar ve güce özel bir önem atfetmişlerdir. Devletin sahip olduğu egemen iktidar, kişisel veya küçük bir zümreye dayalı elitsel gücün bir uzantısı olarak düşünülmüştür. Gücün kaynağı ise, bazen tanrısal olmakla birlikte çoğu zaman içinde askeri ve siyasal sertlik barındıran somut şiddet eylemleri olabilmektedir. Charles Lindholm Orta Doğu coğrafyasında insanların korkuya dayalı olarak iktidara itaat ettiklerini şu sözlerle ifade ediyor:

“Lider ve tebaası için siyasi egemenliğin kendisi, zaten tartışmaya yer bırakmaksızın ulaşılması gereken bir hedeftir; bunun nedeni de, sadece iktidarın diğerlerini itaate zorunlu kılması ve dolayısıyla hükmeden kişinin kişisel gücünü ve zaferini onaylamış olmasıdır. Burada kişinin yeteneksizliği ya da başarısızlıkları söz konusu olamaz, söz konusu olan tek şey kişinin yarattığı korkudur. Dolayısıyla, Orta Doğu’daki boyun eğiş genellikle korkunun doğrudan bir sonucudur, çünkü aksi takdirde kimse prensipte kendinden daha iyi olmayana itaat etmez. Korkuya dayalı itaatin derecesi, somut olarak hükmedenin kudretini ve şöhretini göstermektedir.” [6]

Lindholm, söylediklerinde kısmen haklı olsa da Orta Doğu’daki iktidarlarla halk arasındaki ilişkide, sadece korku-itaat etkileşimi üzerinde durması yanlış değerlendirmelere yol açabilmektedir. Doğu toplumlarında gücü elinde tutan iktidar sahibinin topluma adalet dağıtma ve güvenliği sağlama gibi bir misyonu da vardır. Aynı zamanda kişiselleşmiş iktidarlarda, iktidar sahibinin zekâsı, cesareti, gücü ve bunların sonucu olan itibarı, iktidarın üstünlüğünü kabul ettiren, meşrulaştıran niteliklerdir.[7] Bu anlamda Doğu’da Max Weber’in “karizmatik meşruluk” dediği iktidar biçimi oldukça yaygındır.[8] Buna karşılık Doğu’daki kişiselleşmiş iktidar biçimleri, Lindholm’a paralel olarak diğer Batılılar tarafından da sadece Doğuya özgü olumsuz ve aşırılık içeren bir kavramsallaştırmayla “Şark Despotizmi”[9] olarak adlandırılmıştır. Bernard Lewis ise İslamiyet’in gelişinden sonra devletin gücünün hem kuramsal olarak hem de uygulamada sınırlı olduğu kanısındadır. Lewis’e göre İslami siyaset geleneğini zorba ve keyfi görme eğilimine rağmen geleneksel İslam devleti otokrat olmuş olabilir, ama zorba değildir. Hükümdarın gücü bazen hukuki bazen de toplumsal pek çok unsurla sınırlandırılmıştır.[10] Son tahlilde, dünyanın her yerinde güç tekelini elinde tutan devletin, Orta Doğu’da ilk çağdaki tanrı-kral anlayışından günümüzdeki otoriter rejimlere kadar tamamında, güç kullanımına ve kişisel inisiyatiflere dayalı iktidar biçimlerinin ön plana çıktığının altını çizmekle birlikte emir-itaat ilişkisini belirleyen pek çok neden olduğunu belirtmek gerekmektedir.

Orta Doğu’daki kişiselleşmiş iktidar biçimlerinin ortaya çıkardığı totaliter rejimlerin öncülleri arasında devlete yüklenen özel anlam ilk sırada yer alır. Buna göre anlamı ve amaçlarıyla devlet, yüceltilmiş bir kavram olarak yalnızca siyasal iktidarın değil, toplumsal hayatın her alanını kendine sıkı sıkıya bağlayan bütüncül karakteriyle ön plana çıkar. Bu anlamda totalitarizm bireyin özgürlüğünü tanımayan bir yönetimdir. Bu rejimlerde birey devlet karşısında belirleyen değil belirlenen konumundadır. Birey yaşamını devletin mutlaklaştırılmış otoritesine devretmektedir. Totaliter rejimlerde herkes devlet içindedir; dışında ve karşısında bir yerde düşünmek mümkün değildir.[11]

Arap Orta Doğusu’nda[12] modern ulus-devlet yapılanmasının oluşamamasının ve kişiselleşmiş iktidarların yaygın olmasının temel nedenlerinden biri de toplumsal etkileşimin güvenlik ve çıkara dayalı olarak yerel ölçütlerde oluşmasıdır. Bernard Lewis’e göre, Osmanlı İmparatorluğu dağıldıktan sonra bölgede İran, Türkiye ve kısmen de Mısır’ın dışında kalan yerlerin devlet deneyimi olmadığı gibi uzun süreli politik egemenlik deneyimleri de yoktu. Oralarda yaşayanlar kimliklerini daha çok komünal ve hanedan sadakatleriyle birleştirmişlerdir. Yaşadıkları ülkeler imparatorluk eyaletleriydi, adları sık sık değişebiliyordu ve Mısır istisna olmak üzere hiçbirinin tarihi bir önemi ve hatta coğrafi kesinliği yoktu.[13] Kısacası bölgede baskın etnik grup olan Arapların etnik kimliklerinin, dille (Arapça) ve soyağacıyla tanımlanmış akrabalığa dayanmakta olduğu ve tarih boyunca büyük ölçüde aileler ve aşiretler topluluğu olarak kaldıkları söylenebilir.[14] Arap toplumunda rollerin, statünün ve itibarın dağıtımı, geleneksel bir teamüle göre yapılmakta ve onur, saygınlık ve asalete göre hiyerarşik bir yapıdadır.[15] Bu yüzden Araplar, doğuştan gelen asalet, nesep, haysiyet, onur gibi kavramlara özel önem atfetmişler ve bu değerleri varlıklarını korumak, yerel bir dayanışma ve dış düşmanlarla mücadele için olmazsa olmaz şart olarak görmektedirler. Yerel birlikteliklerin çıkarları uğruna diğerleri üzerinde egemenlik kurma arzuları, Orta Doğu’da uzun süren siyasi ve askeri mücadeleleri, güvensiz ve parçalanmış toplum yapıları ortaya çıkarmış ve en önemlisi de ulus kavramına dayalı güçlü merkezi devletlerin oluşumunu geciktirmiştir. Birinci Dünya Savaşı’nın sonunda ortaya çıkan uluslararası konjonktür içerisinde Batı modeline dayalı bir ulus-devlet anlayışı geliştiremeyen Araplar, onları aileler ve aşiretler şeklinde ayıran, farklı mezhepsel ve etnik grupları barındıran yapay devletler oluşturmuşlardır.[16] Yeni Arap devletlerinin çoğu kabile kültüründen direkt devlet kültürüne geçmiştir. Arap dünyasında önce devlet yapısı oluşmuş, fakat oluşan devlet ulusu inşa etmekte başarı gösterememiştir. Bu durum ortak değerleri ve gelecek hayalleri olan bir Arap ulusunun ortaya çıkmasının önündeki en önemli engellerden biridir.

Arap Orta Doğusu’nda Birinci Dünya Savaşı sonrası Batılı devletler tarafından yaratılan Arap devletlerinin çoğu İkinci Dünya Savaşı sonrasına kadar manda yönetimleri altında yaşamak zorunda kalmıştır. Batılılar tarafından sınırları çizilen bu devlet yapılarından ulusların ve modern bir toplumun doğması beklenmiştir.[17] Oysa manda dönemlerinin uzantısı olarak kurulan devletler, suni sınırlara sahip olmakla birlikte bu ülkelerdeki iktidar seçkinleri de modern kurumsal örgütlenmeyi oluşturma konusunda başarısız oldular. Albert Hourani bu konuda şunları söylüyor:

“Orta Doğu ülkelerinin çoğunda bağımsızlık gerek iç gerekse dış siyasal güçlerin yönlendirmesiyle ve halkın zaman zaman hoşnutsuzluğa kapılmasına rağmen görece barışçıl müzakerelerle kazanılmıştır. Yeni bağımsız olan devletlerde iktidar, ilk anda toplumsal mevki ve siyasal beceri sahibi egemen ailelerin ya da eğitim görmüş seçkinlerin eline geçti. İktidarın el değiştirmesi sırasında bunlara ihtiyaç duyulmuştu. Ne var ki bu gruplar genellikle bağımsızlığın yarattığı yeni koşullarda halkın desteğini seferber etmek ya da tam anlamıyla bir devlet kurmak için gerekli beceri ve cazibeye sahip değillerdi.”[18]

Buna rağmen 1945 sonrası bağımsızlıklarını elde eden Araplar, hızlı bir ulus-devlet oluşumuna yönel(til)di ve Pan-Arabizm, Sosyalizm gibi ideolojiler çerçevesinde yeni yönetim modelleri oluşturmaya çalışıldı. Orta Doğu ülkelerinde bu süreç içerisinde sistemleşen ve varlığını günümüzde de sürdüren “Totaliter-Bürokratik Diktatörlükler” ve “Geleneksel Dini Monarşiler” olmak üzere iki yönetim modelinden bahsedilebilir. Totaliter-Bürokratik liderlik yapılanmalarının en çarpıcı örnekleri Arap toplumunu tepeden tabana doğru seküler, milliyetçi ve sosyalist ilkeler etrafında yeniden şekillendirmek isteyen liderlerin ve totaliter partilerin idare ettiği Mısır, Suriye, Irak gibi ülkelerde ortaya çıktı. Yerli burjuvazinin oluşmadığı bu ülkelerde devletin modernleşme hedeflerini gerçekleştirmede bir araç olarak sivil ve askeri bürokrasi kullanıldı. Sivil bürokrasi ile ortak ekonomik ve ideolojik çıkarlara sahip olan askeri bürokrasi, genellikle sivil iktidarın tehlikeye düştüğü durumlarda ülke istikrarını bahane ederek sivil idareyi ele almıştır. Devlet ve rejimin korunmasında ve kurtarılmasında bekçilik görevi üstlenen askeri bürokrasi toplumun en tutucu öğesi sayılabilir.[19] İlk öncüllerini Suudi Arabistan ve Ürdün’de bulan geleneksel meşruiyet kalıplarına dayalı liderlik yapılanması ise daha sonra Basra Körfezinde kurulan küçük devletlere ve petrol şeyhliklerine yayıldı.[20]

Bu siyasal rejimlerin en başta gelen özelliği “devlet” anlayışının olağan dışılığı, yani devlet gücünün hayli sıkı bir biçimde siyasi süreci denetim altında bulunduran bir azınlığın elinde bulunmasıdır. Burada bir “siyasal elitizm” söz konusudur. Zira ne tipte olursa olsun bu elit iktidarlar, esas itibarıyla gerçek manada ne halkın rızasıyla işbaşına gelmiş ne de çoğunluğun temel yönelimlerine uygun bir siyasi ve sosyal yapılanmayı oluşturmak istemişlerdir. Dolayısıyla bu ülkelerin siyasal yaşamlarında siyasi meşruiyet sorunu en temel sorunlardan birini oluşturmaktadır.[21] Otoriter iktidarlar, çoğu zaman siyasi kurumlar ve bu kurumların dayandığı biçimsel hukuki zemin ile meşruiyet alanı oluşturmada yetersiz kalmaktadır.[22] Yönetim kadrosuyla yönetilen halklar arasındaki kopukluk ise meşruiyet sorununu ciddi ve hayati bir mesele haline getirmektedir. Yönetenler yönetilenlere güvenmediklerinden daha doğrusu demokratik rejimler bulunmadığından her şeyi denetim altında tutan merkezi bir sistem oluşturup halkın susturulmasına çalışmakta ve bunun tabi sonucu olarak da “polis devlet”ler ortaya çıkmaktadır.[23] Buna rağmen siyasi meşruluk ile siyasal istikrar arasında bir paralellik olduğu düşünüldüğünde, Arap Orta Doğusundaki rejimlerin uzun yaşam süreleri çelişkili bir durum arz ettiği görülmektedir. Bu durumun temel nedenini Arap politik sistemlerinin yapısal meşruluktan yoksun olmasına rağmen bu açığın siyasal irade tarafından -özellikle Soğuk Savaş yıllarında- kişisel ve ideolojik meşruluğun kullanımı yoluyla kapatılmasında aramak gerekmektedir.[24]

Soğuk Savaş dönemi boyunca güvenlik kaygılarını ve Filistin Sorunu dâhilinde İsrail düşmanlığını ön plana çıkaran Arap Orta Doğusu’ndaki otoriter tek adam rejimleri, ülke içinden gelebilecek muhalefet ve siyasi özgürlük taleplerini kolayca bastırdıkları gibi iktidarlarının meşruiyet sorunlarını da gündem dışı tutmayı başarmışlardır. Fakat 1990’lı yıllara gelindiğinde SSCB’nin çökmesi, ideolojilerin etkisizleşmesi, değişen uluslararası konjonktür ve küreselleşmenin demokrasi, özgürlük ve insan hakları gibi değerleri kullanarak yarattığı baskı, Arap dünyasındaki rejimlerin siyasi meşruiyet bunalımını derinleştirmiştir.

[1] Münci Kapani, Politika Bilimime Giriş, Ankara, Bilgi Yayınevi, 1998, s.33–35
[2] A.e., s.40
[3] Ali Bulaç, İslam ve Demokrasi (Teokrasi- Totaliterizm), İstanbul, Beyan Yayınları, 1993,s.138–139
[4] İsmet Giritli, Jale Sarmaşık, Anayasa Hukuku, İstanbul, Der Yayınlar,1996, s.19
[5] Mahmood Sarıolghalam, “Ortadoğu’da Sivil Toplum Umutları: Kültürel Engeller Üzerine Bir Çözümleme”, Elisabeth Özdalga, Sune Persson (Der.), Sivil Toplum, Demokrasi ve İslam Dünyası, Çev: Ahmet Fethi, Tarih Vakfı Yurt Yayınları, 1998, s.81
[6] Charles Lindholm, İslami Orta Doğu, Çev: Balkı Şafak, Ankara, İmge Kitapevi, 2004, s.440
[7] Esat Çam, Siyaset Bilimine Giriş, İstanbul, Der Yayınları, 1995, s.111
[8] Weber’in meşru iktidar tipolojisi hakkında bkz. Max Weber, The Theory of Social and Economic Organization, New York, Oxford University Press, 1947
[9] “Şark Despotizmi” kavramını 18. yy.da Montesquieu tarafından içi doldurulmuş bir kavramdır. Doğu’yu hayatı boyunca hiç görmeyen Montesquieu, bu kavramla Batı tarafından ötekileştirilmiş Doğu’yu aşağılayarak Batıyı yüceltme çabasındadır. Bu açıdan despotizmin sadece Doğu’ya özgü bir kavram olduğunu iddia etmek ancak önyargılı bir bakış açısının sonucu olabilir. 20.yy.da Avrupa’nın ortasında kurulan devleti yücelten, toplumu ve bireyi devlete tabi kılan otoriter-faşist diktatörlükler de bu tarz rejimlerin Batı da kurulabildiğinin en güzel kanıtı sayılabilir. Ayrıntılı bilgi için bkz. Yücel Bulut, Oryantalizmin Eleştirel Kısa Tarihi, İstanbul, Yöneliş Yayınları, 2002, s. 93–95
[10] Bernard Lewis, Ortadoğu’nun Çoklu Kimliği, Çev: Mehmet Harmancı, İstanbul, Sabah Kitapları, 2000, s.73
[11] Bulaç, a.g.e., s.153–154
[12] Arap Orta Doğusu tabiri, Türkiye, İran ve İsrail dışındaki Arap Devletlerini kapsayan Orta Doğu coğrafyasını anlatmak için kullanılmaktadır. Bu coğrafyada, Irak, Suriye, Lübnan, Ürdün, Suudi Arabistan, BAE, Bahreyn, Katar, Yemen, Umman, Mısır, Sudan, Libya, Tunus, Cezayir ve Fas yer almaktadır.
[13] Lewis, Ortadoğu’nun Çoklu Kimliği, s.73
[14] Sandra Mackey, “1920–2002 Çatışmalar Yüzyılı”, Ortadoğu’da Tarih ve İnanç, National Geographic Society, Washington, 2003 (Türkçe: Doğuş Grubu İletişim Yayıncılık, 2003), s.130
[15] Kemal H. Karpat, Ortadoğu’da Osmanlı Mirası ve Ulusçuluk, Çev: Recep Boztemur, İstanbul, İmge Yayınları, 2001, s. 84
[16] Mackey, a.g.e., s.131
[17] Detaylı bilgi için bkz. Iliya Harik, “The Origins of the Arab State System”, Der: Giacomo Luciani, The Arab State, Londra, Routledge, 1990, s.1–17
[18] Albert Hourani, Arap Halkları Tarihi, Çev: Yavuz Alogan, İstanbul, İletişim Yayınları, 2000, s.465–466
[19] Kadir Canatan, Bir Değişim Süreci Olarak Modernleşme, İstanbul, İnsan Yayınları, 1995, s.52–53
[20] Ahmet Davutoğlu, Stratejik Derinlik, İstanbul, Küre Yayınları, 2003, s. 368
[21] M. Lütfullah Karaman, Bülent Aras, “Ortadoğu Demokrasi’nin Neresinde? Demokratikleşme Sorunsalı ve Sivil Toplum Ayracı İçinde Bazı Tespitler”, Avrasya Dosyası (Ortadoğu ve Terör Özel), Cilt: 3, Sayı: 2, 1996, s.147
[22] Ahmet Davutoğlu, “Küreselleşme, Zihniyet Bunalımı ve Demokrasi”, İslam ve Demokrasi, İstanbul, İslami İlimler Araştırma Vakfı (İSAV), Ensar Neşriyat, 2000, s.105
[23] Davud Dursun, Ortadoğu Neresi, İstanbul, İnsan Yayınları, 1995, s.118–119
[24] Asaf Hüseyin, İslam Dünyasına Siyasi Bakışlar, Çev: Murat Çiftkaya, İstanbul, İz Yayınları, 1991, s.142