"And I have found both freedom and safety in my madness, the freedom of loneliness and the safety from being understood, for those who understand us enslave something in us. But let me not be too proud of my safety. Even a Thief in a jail is safe from another thief. "

Khalil Gibran (How I Became a Madman)

YENİ ÇIKTI !

NEWS AND ARTICLES / HABERLER VE MAKALELER

Monday, March 31, 2008

Syran mihveri (Mustafa Özcan- Yeni Asya)

Arap Birliği Ne İşe Yarar?

Yasin Atlıoğlu*

Arap Birliği’nin 20. Zirve Toplantısı, 29–30 Mart tarihlerinde Suriye’nin başkenti Şam’da gerçekleşti. Arap Zirvesi’nin ana gündem maddelerini Filistin, Irak ve Lübnan sorunları oluşturmasına rağmen daha zirve başlamadan günler önce, bu sorunlardan çok, zirveye hangi ülkelerin ne düzeyde katılacağı, zirvenin yapılıp yapılmayacağı, zirvenin meşruluğu gibi konular tartışılmaya başlandı. ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in Ortadoğu ziyareti sonrası kararlarını kesinleştiren Mısır, Suudi Arabistan ve Ürdün, Suriye’nin Lübnan’a müdahalesinden duydukları endişeden dolayı zirveye alt düzeyde temsilci göndereceklerini açıkladı. Örgütün kurucuları arasında yer alan Lübnan’ın, 2000 yılından beri yıllık yapılan Arap Birliği zirvesine ilk defa hiçbir temsilci göndermemesi ise zirveye damgasını vurdu.

Arap Zirvesi’nin öncesinde ve sonrasında yaşananlar, Arap Birliği’nin, sorun çözücü, kriz yöneten, Araplar arası işbirliğini ve dayanışmayı sağlayan bir örgüt olmaktan çok, üye ülkelerin kendi dış politika çıkarlarını savunmak ve rakipleriyle mücadele etmek için uluslararası arenada seslerini duyurabilecekleri bir platform haline geldiğini açıkça bir kez daha ortaya koymuştur. İkinci Dünya Savaşı sonunda milliyetçi bir heyecanla kurulan Arap Birliği, kuruluşundan yaklaşık yarım asır sonra Arap dünyasındaki siyasi ve ideolojik bölünmüşlüğü yansıtmakla kalmayıp geçmişi, faaliyetleri, etkiliği, hatta varlığı tartışılan bir örgüt durumuna gelmiştir.

A. ARAP BİRLİĞİ’NİN TARİHİ

A1. Arap Birliği’nin Doğuşu ve Pan-Arabist İdealler

20 yy.ın başında Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışırken Arap dünyası üzerinde hem ideolojik hem siyasi anlamda yoğun milliyetçi bir heyecan havası hâkimdi. İngiltere, Mekke Şerifi Hüseyin’in hayal ettiği Büyük Arap Krallığının kurulmasına izin vermemiş ve onun yerine Arap dünyasının büyük bir kısmında Batılı devletlerin manda yönetimleri altında suni devletler teşkil etmiş olsa da Arap milliyetçiliğinin heyecanı, ilerleyen yıllarda da şekil değiştirerek devam etmiştir. Arap milliyetçiliği düşüncesinin başlangıcı her ne kadar Butros el-Bustani, Necip Azuri, Abdurrahman el-Kevakibi gibi isimlere dayandırılsa da ilk defa modern anlamda Pan-Arabizmi ideolojik bir çerçeve içerisinde sunan isim, Türklerin Satı Bey olarak tanıdıkları, eski Osmanlı bürokratı, Halep doğumlu Satı el-Hüsri’dir. Adid Davişa’nın deyimiyle El-Hüsri, Arap milliyetçisi bir düşünür olarak tek olmasa da, vizyonunun açık ve anlaşılır olması, bu vizyonu savunmaktaki kararlılığı ve fikirlerinin sonraki Arap kuşakları etkilemesi anlamında emsalsizdir.(1) 18 yy.daki Alman romantik milliyetçiliğinin iki önemli ismi Fichte ve Hender’in dil ve kültüre dayalı seküler milliyetçilik anlayışından oldukça etkilenen El-Hüsri, Arapları aynı dili ve geçmişi paylaşan bir bütün olarak tanımlamış ve Osmanlı sonrası dönemde Pan-Arabizmin doğuşunu hazırlamıştır. El-Hüsri’nin fikirleri, özellikle Arap dünyasının iki dünya savaşı arasında maruz kaldığı Batılı manda rejimlerinden kurtulma ve bağımsız devlet kurma sürecinde oldukça etkili oldu. Bu dönemde El-Hüsri’nin Pan-Arap milliyetçiliğini kendilerine çıkış noktası kabul eden “Baas Hareketi” ve “Arap Milliyetçi Hareketi” Arap siyasetinin önemli iki siyasi örgütü haline geldi. Baas’ın kurucu fikir babası sayılan Mişel Eflak’ın El-Hüsri’nin milliyetçilik fikrini alıp kendi anlayışı çerçevesinde sosyalizm ile bir senteze sokarak oluşturduğu Baas Hareketi, 1950’li yıllarda bütün Arap dünyasına hem ideolojik hem de siyasi anlamda milliyetçi heyecanların zirveye ulaştığı bir dönem yaşattı. (2)

Resmi adı Arap Devletler Birliği (League of Arab States) olan örgüt böyle bir siyasi atmosferde kuruldu. Bir dünya savaşı sona ermiş, yeni bir uluslararası sistem şekillenmeye başlamış, manda yönetimleri altındaki Araplar birer birer tam bağımsız devletleriyle dünya sahnesine katılmış ve en önemlisi çeşitli siyasi görünümler altında ortaya çıkan Arap milliyetçiliği Arap siyasetini yönlendiren en önemli katalizör haline gelmişti. 1943’te Mısır Başbakanı Mustafa Nahas’ın önderliğinde Suudi Arabistan, Suriye, Irak, Trans Ürdün, Lübnan ve Yemen (3) heyetleri arasında bir Pan-Arap organizasyon kurmak için başlatılan bir dizi toplantı sonunda 7 Ekim 1944’de Alexandria Protokolü ve ardından Mart 1945’de Kahire’de örgüt şartı imzalandı.(4)

Örgütün kuruluş amaçları arasında üye ülkelerin karşılıklı kuvvet kullanımına engel olmak, sorunları barışçıl yollardan çözmek ve üye ülkelere karşı düzenlenen tehdit ve saldırılarda birlikte önlem almak gibi nedenler sıralanıyordu. Aslında örgütün kuruluş ve gelişimini yönlendiren iki önemli etken, Arap milliyetçiliğinin yükselişi ve Filistin Sorunu olacaktı. 1948’de İsrail devleti’nin kurulması da örgütün bu konuya odaklanmasına yol açtı. Batılı devletlerin yardımıyla Arap dünyasının ortasında suni bir Yahudi devleti kurulmuştu. Bu, Arap halkları ve karar alıcıları düzeyinde milli onuru zedeleyici kabul edilemez bir eylemdi. Araplara göre bu işin sorumlusu sömürgeci Batılılar ve Siyonist Yahudilerdi. Bu düşünce şekli, Araplar için Pan-Arabizm fikrini tek kurtuluş yolu haline getiriyordu. Ve İsrail devletinin kurulmasını ardından başlayan Arap- İsrail savaşları. Arap ve İsrail orduları, 1948, 1956, 1967 ve 1973 yıllarlarında olmak üzere dört kez karşı karşıya geldi. Bu çatışmalarında etkisiyle Arap Birliği, savunma alanındaki işbirliği stratejisini, ağırlıklı olarak ortak milli düşman olan İsrail’e karşı birlikte hareket etme üzerine kurdu.

1950’lerde Mısır’da Cemal Abdül Nasır’ın, ardından Suriye ve Irak’ta Baas Partisi’nin iktidara gelmesi, Arap halkları arasındaki milliyetçi duygularını yükselmesine katkı yaparken Arap milliyetçiliğinin sosyalist yanı da anti emparyalist bir mücadeleyi güçlendirdi. Nasır gibi karizmatik liderler ve onların Batı’ya karşı koyan söylemleri, Batılı devletlerin esaretinden kurtulmuş Arap halkının milli onurunu simgeliyordu. 1956 Süveyş Krizi’ni kendi lehine sonuçlandırmayı başaran Nasır, milli önder olma yolunda hızla ilerledi. 1 Şubat 1958’de Birleşik Arap Cumhuriyeti’nin (BAC) kurulması öncelikle herkesi şaşırtmasına rağmen (ki Arap milliyetçileri bile bu kadar kısa sürede Arap devletleri arasında böyle bir organik bağ kurulacağını düşünmüyordu) BAC kısa sürede Arapların bağımsız geleceği için bir ışık ve emperyalist Batıya karşı kazanılmış bir zafer olarak algılandı. Böylece Arap milliyetçiliği, BAC ile 20. yy.da çıkabileceği en üst seviyeye ulaşmıştı. (5)

Arap dünyasındaki milliyetçi heyecan, biri uluslararası konjonktürden diğeri Arap-İsrail çatışmasından kaynaklanan iki gelişmeyle 1960’ların ortalarından itibaren hızını düşürmeye başladı. Dünyada Soğuk Savaş’ın ortaya çıkardığı sert iki kutuplu uluslararası sistem, iyice belirginleşmeye başlamıştı. Yeni uluslar arası konjontür, Arap dünyasının ve dolayısıyla Arap Birliği’nin ortak karar alma mekanizmasını ve iç uyumunu olumsuz etkiliyordu. ABD- SSCB ideolojik rekabetinin getirdiği baskı tüm devletleri seçim yapmaya zorluyordu. Sonunda Arap Birliği üyelerinin Doğu veya Batı bloku içerisinde yer almayı tercih etmeleri örgütte bir iç parçalanmaya yol açtı. Bu parçalanma da örgütün işlevsizleşmesi sürecinin başlangıcını teşkil etti. 1970’lerden sonra Libya, Suriye, Güney Yemen ve Cezayir SSCB’ye yakınlaşırken Ürdün, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez Emirlikleri ABD ve Avrupalı güçlerle işbirliğine yönelmiştir.

Arap Dünyasında büyük psikolojik ve siyasi travmalara yol açan ikinci önemli olay, 1967’de İsrail karşısında yaşanan askeri ve siyasi felakettir. Arap milliyetçiliğinin Waterloo’su olarak tanımlayabileceğimiz Altı Gün Savaşı, Arap dünyasında var olan milliyetçi hissiyatların zayıflamasını hızlandırmıştır. İsrail, Mısır’dan Gazze Şeridi dâhil Sina Yarımadası’nı, Suriye’den Golan Tepeleri’ni, Ürdün’den Batı Şeria’nın tamamını aldı. Arap dünyası için en yıkıcısı Kudüs’ün kaybedilmesiydi. (6) İsrail, bu savaşla kendi topraklarını üç kattan daha fazla büyüttü. 1967 yenilgisi, Arap-İsrail ilişkileri açısından tarihi bir dönüm noktası oldu. Bundan sonra çoğu Arap devleti için hedef, İsrail devletinin bölgedeki varlığını yok etmek değil işgal altındaki topraklarını kurtarmak olacaktır. Diğer yandan Arap milliyetçiliğinin zayıflaması, 1970’lerden itibaren bölgede radikal dinci akımların -Batı’nın da desteğiyle- yükselmesine imkân verdi. Böylece Orta Doğu’da milliyetçi siyasetten dini referans alan siyasete doğru uzun süreli ideolojik bir dönüşüm başlamış oldu. Bu dönüşümün yansımaları uluslararası arenadaki kurumsal yapılarda da görülmüştür. 1969 yılında dini referans alarak üyelerini belirleyen İslam Konferansı Örgütü (İKÖ) kurulmuş, gerek üyeleri ve gerekse faaliyet alanı olarak Arap Birliği’nden daha geniş işleve sahip bir görünüm arz etmiştir. İKÖ her ne kadar Arap Birliği’nin bölgedeki bir rakibi ve alternatifi olmasa bile dönüşen siyasi ve fikri konjonktürün ortaya çıkardığı bir ihtiyacın ifadesi olarak doğmuştur. Diğer yandan 1970’li yıllar, toplumsal birlik ve sınıfsal eşitlik söylemleriyle iktidara gelen milliyetçi Baas hareketinin dönüşüme uğramasını ve giderek otoriter ve despot tek adam rejimlerine dönüşmesine sahne oldu. Bundan sonra Arap milliyetçiliği, daha çok otoriter tek adam rejimlerinin elinde bir manipülasyon aracı haline geldi.

Arap Birliği’nin bir üyesi olan Mısır’ın 1979’da Camp David’de İsrail’le anlaşma masasına oturması, Arap Birliği’nin işlevi ve geleceği hakkında büyük bir hayal kırıklığı yaratmıştır. Öyle ki örgüt, İsrail karşısında 1967’de uğranılan askeri felaketinin ardından 29 Ağustos-3 Eylül 1967’de gerçekleştirdiği Hartum Zirvesi’nde İsrail’i kesinlikle hiçbir Arap ülkesi tarafından tanınmaması yönünde bir karar almıştı. Enver Sedat liderliğindeki Mısır, Arapların en büyük düşmanı sayılan İsrail’le barış masasına oturarak İsrail devletinin varlığını tanımakla kalmayıp Arap Birliği’nin savunma ve işbirliği stratejilerini ve alınan ortak kararlarını yok saymıştır. Arap ülkelerinin Mısır’a tepkisi oldukça sert olmuş ve Mısır’ın örgüt içerisindeki üyeliği askıya alınmıştır. Bu karar ancak 12 yıl sonra kaldırılabildi. Mısır gibi etkili bir Arap devletinin örgütte yer almaması, Arap Birliği’ni zayıflatmıştır. Yine aynı yıllarda bölgede gerçekleşen İran-Irak Savaşı’nda tüm Arap ülkeleri Irak’ı desteklerken Hafız Esad Suriyesi’nin İran’a destek vermesi örgüt içindeki fikir ve strateji farklılıklarının arttığını göstermektedir.

A.2. Arap Milliyetçiliğinin Hüzünlü Vedası

İki kutuplu uluslararası sistem içerisinde doğan ve Arap milliyetçiliğinin zayıflamasıyla güç kaybeden Arap Birliği, kuruluşundan kaynaklanan temel stratejik amaçlarını Soğuk Savaş sonrası dönemde oluşan dinamik konjonktüre de uygun bir biçime sokmayı başaramadı. Yeni dönemde öncelikle 1990’da Irak’ın Kuveyt’i işgali ve sonrasında gelen ABD askeri müdahalesi, Arap milliyetçiliği düşüncesi ve Arap Birliği’nin kuruluş felsefesi üzerinde derin bir sarsıntıya yol açtı.

1990’daki Irak Savaşı Arap ülkelerinin kendi aralarındaki sorunları bile şiddet kullanmaksızın çözemediklerini gösterdi. Libya, Ürdün ve FKÖ Irak’a düzenlenen ABD önderliğindeki askeri müdahaleye muhalefet ederken Suriye gibi SSCB’ye yakın bir devlet bile yeni dünya düzenine uyum sağlama adına çokuluslu koalisyonun yanında yer aldı. Arap Birliği sorunun çözümü için çaba sarf etse de sonunda 10 Ağustos 1990’daki toplantısında müdahale etmesi için çokuluslu koalisyona yetki verdi. Bu karar Arap Birliği’nin kuruluş amaçlarını yok saymakla birlikte gerçek manada Arap milliyetçiliğinin sonunu getirdi. (7)

1990’lı yılların ikinci yarısından itibaren Arap Birliği, üye devletlerin üçüncü devletlerle sorunlarını duyurmak ve Arap dünyasından destek beklenen bir yapıya dönüşmeye başladı. Özellikle SSCB’nin dağılmasından sonra uluslararası sistemde tek başına kalan Hafız Esad Suriyesi, Türkiye’nin İsrail ile işbirliğini artmasının da yarattığı baskının tesiriyle iki ülke arasındaki bütün sorunları Arap Birliği’ne taşıyıp bir Türk-Arap sorunu haline getirmeyi denedi. Suriye’nin bu tür girişimleri zaman zaman başarıya ulaştı ve Arap Birliği toplantılarında Türkiye’ye kınayan açıklamalar yapıldı. Örneğin 16 Eylül 1998’deki Arap Birliği Dışişleri Bakanları Toplantısı, Türkiye aleyhtarı gündeme sahne oldu. Dönemin Arap Birliği Genel Sekreteri Abdülmecit ile Suriye Dışişleri Bakanı Şara, Türk-İsrail ilişkilerinin Arap dünyası için tehdit oluşturduğunu iddia etti.(8) Ekim 1998’de Suriye ile Türkiye arasındaki siyasi ve askeri krizde Hafız Esad yine Arap dayanışmasını kullanıp krizi yönetmek istedi. Fakat Libya ve Lübnan dışında destek bulamadı, çoğu Arap ülkesi de olaya doğrudan müdahil olmaktan kaçınıp iki tarafa diyalog çağrısı yapmakla yetindi.

2000 yıllar Arap dünyasındaki otoriter tek adam rejimlerinin doğal ölümler yoluyla lider değişimlerine sahne oldu. Bu iktidar değişimleri, Orta Doğu’da yenilikçi, reform yanlısı, demokratik ve serbest piyasa ekonomisine dayalı yeni siyasi ve ekonomik yapıların kurulabileceği umutlarını arttırdı. Fakat 11 Eylül saldırısı sonrası ABD’nin saldırgan bir dış politika stratejisiyle Orta Doğu’ya yönelmesi bölgenin tarihinde yeni bir dönemi başlattı. ABD karar alıcılarının bölgeye getirdiği “dış askeri müdahaleyle rejim değiştirme stratejisi” bölgedeki eski rejimlerin –özellikle de ABD’ye karşı ise- güvenlik kaygıları hissetmesine yol açtı. ABD yönetimi 2003 Irak işgaliyle üniter bir Arap devletini ortadan kaldırarak etnik ve dini yapıya dayalı parçalanmayı teşvik eden federal bir Irak ortaya çıkardı. Bu yeniden yapılandırma faaliyeti, işgalin ilk 5 yılı 1 milyon civarı -çoğu Arap- insanın ölmesine neden oldu. Arap çıkarlarını koruduğunu iddia eden Arap Birliği bu katliam karşısında yaptırım veya çözüm bulma konusunda gayret bile göstermekten aciz kaldı. Yine neredeyse örgütün tarihiyle birlikte ilerleyen Filistin sorunu var olmaya, İsrail de çeşitli bahanelerle Arap topraklarındaki insanlara (Gazze, Batı Şeria, Doğu Kudüs, Lübnan) yönelik sert askeri saldırılar düzenlemeye devam etmektedir. Irak ve Filistin’den sonra Şubat 2005’te Lübnan eski Başbakanı Refik Hariri’nin öldürülmesi ile Orta Doğu’da uyuyan bir kriz alanını yeniden faaliyete geçirildi. Lübnan’da son üç yıldır arda arda gerçekleştirilen suikastlar ve patlamalar, ülkeyi bir güvenlik ve politik krize sürükledi. Lübnan’da Suriye yanlısı gruplarla Batı yanlısı politik gruplar arasındaki güç ve çıkar çatışması, 24 Kasım 2007’de Devlet Başkanı Emil Lahud’un görev süresi bitmesine rağmen yaklaşık 5 aydır yeni bir devlet başkanı seçilememesine neden oldu. Arap Birliği’nin 2008 yılının ilk ayları bu krizle ilgili arabuluculuk girişimlerinden ve çözüm planlarından hiçbir olumlu sonuç alınamadı.

Arap Birliği’nin yaklaşık yarım asırlık tarihine kısaca bakmak insanı örgütün işlevi ve geleceği konusunda olumsuz düşüncelere sevk etmektedir. Hata işlevsiz bir örgütün yaptığı gereksiz toplantıları ele almak birçok kişiye anlamsız bir eylem olarak da gelebilir. Fakat Arap Birliği’ni “Parlamenter Diplomasi” ve “Kültürel Diplomasi”nin bir örneği olarak düşündüğümüzde bu diplomasi türlerinin kısa vadeli somut sonuçlar elde etmekten çok uzun vadeli dış politika stratejilerinin mücadele alanı olduğunu unutmadan Şam’daki zirveyi analiz etmemiz yararlı olacaktır.

B. ŞAM’DAKİ ARAP BİRLİĞİ ZİRVESİ

B.1. Arap Zirvesi Öncesinde Gelişmeler

Suriye, Şam’daki Arap Zirvesini bölgedeki ağır sorunların ve devletlerarası derin çıkar çatışmalarının yükünü üzerinde hissederek gerçekleştirdi. Suriye yönetimi, zirvesi öncesinde geniş kapsamlı bir hazırlık diplomasisi uyguladı. Suriyeli yetkililer, Şam’daki zirvenin ABD’nin baskısı ve bazı Arap ülkelerinin engellemesiyle iptal edileceği veya erteleneceği söylentilerinin arasında, üye ülkelerin devlet başkanlarına üst düzey diplomatik ziyaretler gerçekleştirerek zirveyi çok önemsediklerini göstermeye çabaladılar. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim, önce Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’le, ardından da Ürdün Kralı II. Abdullah ile görüştü. Her iki lidere de Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad’ın zirveye katılma yönündeki davet mektuplarını iletti. Suriye Kültür Bakanı Riyad Nasan Aga da 22 Şubat’ta Irak’a gidip Irak Devlet Başkanı Celal Talabani’ye davet mektubunu ulaştırdı.(9) Muallim 29 Şubat’ta Körfez’deki Arap ülkelerine düzenlediği ziyaretle diplomasi trafiğini sürdürdü. Suriye Devlet Başkanı Beşşar Esad, Şam Zirvesi’ne hazırlık diplomasinin ilk bölümünde Suudi Arabistan ve Lübnan dışında bütün örgüt üyelerini zirveye davet etti. Yoğun diplomasi trafiğiyle katılımın en üst seviyede ve eksiksiz gerçekleştirilmesi amaçlandı.

Mısır’ın başkenti Kahire’deki Arap Birliği Genel Merkezi’nde 5–6 Mart tarihinde yapılan Dışişleri Bakanları Toplantısı, Suriye açısından Şam’daki zirveye hazırlık diplomasisinin ikinci bölümünü oluşturdu. Arap Birliği Genel Sekreteri Amr Musa, Kahire’deki toplantının açılışında Şam’daki zirvenin Lübnan'daki siyasi kriz yüzünden Suriye ile çıkan anlaşmazlık nedeniyle iptal edilmesi ya da ertelenmesi olasılığının olmadığının vurguladı. Suriye Dışişleri Bakanı Velid Muallim de, Arap Dışişleri Bakanları toplantısı başlamadan önce gazetecilere yaptığı açıklamada, Şam’daki toplantının hazırlıklarının sürdüğünü ve hiçbir boykota bakılmaksızın planlandığı gibi yapılacağını bildirerek ülkesinin kararlılığını gösteriyordu. Aynı zamanda Muallim, devlet başkanı o tarihte seçilmemiş olsa bile, Lübnan’ın toplantıya göndereceği temsilciyi kabul edeceklerini açıkladı. Muallim açıklamasına rağmen çoğu uzmana göre Şam’daki zirvede Lübnan’ı 14 Martçı bir siyasetçinin özellikle de Başbakan Sinyora’nın temsil edilmesi Suriye yönetiminin memnun etmeyecekti. (10)

Kahire Toplantısı sonunda Amr Musa, bütün üyelerin Şam’daki zirveye eksiksiz katılacağını açıkladı.(11) Kahire’deki açıklamanın üzerinden çok geçmeden 9 Mart’ta Suudi Arabistan’a, ardından Lübnan’a Şam’daki zirve için davet mektupları ulaştı. Suriye Dışişleri Bakan Yardımcısı Ahmed Arnus 13 Mart’ta Beyrut’a gidip Lübnan’ın eski dışişleri bakanı Fevzi Salluk’a davet mektubunu verdi. Salluk Kasım 2006’da görevinden istifa etmiş, Suriye yanlısı, dolayısıyla 14 Martçı Sinyora hükümetine muhalif bir isimdi. Lübnan’a giden mektubun veriliş şekli samimiyetten yoksundu ve Suriye yönetiminin Sinyora hükümeti ile görüşme konusunda isteksizliğini gösteriyordu. Diğer yandan da Sinyora hükümetinin daveti reddetmesine de imkân sağlıyordu. Zaten Suudi Arabistan, Mısır ve Ürdün’ün desteğini alırsa Lübnan Başbakanı Sinyora’nın Şam’a gitmeyeceği görüşü hâkimdi.(12) Beklenen oldu ve önce Suudi Arabistan ve Mısır liderleri zirveye katılmayacağını ve ülkelerinin daha alt seviyede temsil edileceğini açıkladı. Ardından da Lübnan zirveyi boykot ettiğini açıkladı.(13) Sinyora hükümeti, bu kararını Lübnan’daki Devlet Başkanlığı seçiminin olumlu sonuçlanmaması ve 22 Nisan’a (17. kez) ertelenmesine bağladı. Oysaki Suudi Arabistan ve Mısır’ın telkinlerinin Sinyora hükümetinin kararı üzerinde etkisi aşikârdır. Aynı günlerde zirve öncesi Şam’a son bir ziyaret yapan Amr Musa ise, Beşşar Esad ile yaptığı görüşmeden sonra Suudi Arabistan, Mısır ve Lübnan’ın katılmamasına rağmen zirvenin ertelenmesinin veya iptal edilmesinin söz konusu olmadığını bir kez daha ifade etti.(14) Hazırlık sürecinde Mısırlı Amr Musa’nın zirveyi gerçekleştirme adına kararlı tutumu ve çalışmaları Suriye yönetimine önemli katkılar sağladı.

Suriye Dışişleri Bakanı Muallim, zirve öncesi son açıklamada ılımlı ve uzlaşma yanlısı mesajlar vermeye devam etti. Muallim, Lübnan konusundaki sadece Suriye’nin çabalarının yeterli olmadığını, özellikle Suudi Arabistan’ın barışçıl çözüm için Lübnanlı gruplar üzerindeki nüfuzunu kullanmasına ve tüm ülkelerin ortak çalışmasına ihtiyaç olduğunu söyledi. Muallim’e göre Lübnan zirveye gelmeyi reddederek büyük bir fırsat kaçırıyordu. Muallim “Farklılıklarımız sahip olduğumuz ortaklığı gölgelememeli. Objektif ve dürüst diyalogla etkin çözümler bulabiliriz” derken Suriye’nin diplomatik yaklaşımını ortaya koyuyordu.(15)

Suriye Şam’daki zirve için hazırlık diplomasisi yürütürken ABD yönetimi de Başkan Yardımcısı Dick Cheney gibi Amerikan dış politikasının önemli isimlerinden birini Orta Doğu turuna gönderiyordu. Cheney, Irak, Umman, Suudi Arabistan, İsrail, Filistin ve Türkiye’de diplomatik temaslarda bulundu. Cheney bu ziyaretler sırasında gittiği ülke yönetimlerinden istediklerinin ne kadarını alabildiğini zaman gösterecek ama özellikle Suudi Arabistan’a gerçekleşen ziyaret sonrası Suudi yetkililerin Şam’daki zirveye üst düzeyde katılmayacakları yönündeki beyanlarını tesadüfle açıklamak yeterli olmayacaktır her halde. ABD yönetimi, Cheney’nin Orta Doğu turuyla Suriye’yi zirve konusunda sıkıntıya sokmuş olsa da zirvenin yapıldığı günlerde bu kez Dışişleri Bakanı Rice İsrail’e yollanmıştır. Görülüyor ki ABD yönetimi, İran-Suriye cephesinin gücünü ve manevra kabiliyetini sınırlandırmaya çalışırken üç kriz alanını (Irak, Filistin ve İsrail) aynı anda yönetmeye çabalamaktadır.

B.2. Arap Zirvesi Başlıyor..

İki gün süren Arap Birliği Zirvesi 29 Mart’ta Şam’da Suriye Devlet Başkan Beşşar Esad’ın açılış konuşmasıyla başladı. Esad, konuşmasında Lübnan’ın istikrarı ve ulusal uzlaşısı çerçevesinde bu ülkedeki siyasi krizin çözümü için gelebilecek her türlü çözüm çabasına destek vereceklerini söyledi. (16) Esad’ın ardından konuşan Genel Sekreter Amr Musa ise üye ülkelerin dışişleri bakanlarının, İsrail-Arap barış görüşmelerini değerlendirmek üzere bu yıl içinde bir araya gelmeleri çağrısında bulundu.

Zirvenin en dikkat çeken yönlerinden biri, daha önce de söylediğimiz gibi zirveye üst düzey katılımın az olmasıydı. Zirvenin açılış törenine, birliğin 22 üyesinden sadece 11’inin devlet başkanı(17) katıldı. Özellikle Suudi Arabistan Kralı Abdullah, Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek ve Ürdün Kralı II. Abdullah'ın Şam'a gelmemesi, Lübnan krizine bir tepki ve Suriye’nin Arap ülkeleri üzerinde nüfuzunu tamamen kaybettiği şeklinde yorumlandı.(18) Bu yorum kısmen doğru olsa da Arap dünyasındaki parçalanmışlık ve Suriye’nin siyasi, ekonomik ve askeri gücünün sınırlı olduğu düşünüldüğünde Suriye’nin tüm Arap devletleri üzerinde nüfuz kullanmasını beklemek oldukça iyimser bir görüş olacaktır. Diğer yandan bu zirvenin Suriye’ye uluslararası yalnızlığını yenme ve bölge politikalarında kendine yeni bir rol çizebilmesi için önemli bir diplomatik manevra fırsatı sunduğunu kabul etmek gerekiyor. Arap Birliği şu anda çok etkili bir uluslararası örgüt olmasa da hala Arap ülkeleri için seslerini duyurabileceği uluslararası bir platform olma özelliğini korumaktadır.


Şam’a devlet başkanı düzeyinde gelmeyen ülkelerden biri de Irak oldu. Geçen yıl Riyad’da yapılan zirveye Arap olmayan tek devlet başkanı olarak katılan Celal Talabani, Şam’daki zirveye katılmamayı tercih etti. Talabani’nin bu kararı üzerinde Irak içinde son günlerde yükselen şiddet olayları ve ABD’nin gitmeme yönündeki telkinleri etkili olduğu söyleniyor. Bununla birlikte bazı Kürt kaynakları, geçen hafta Suriye’nin Kamışlı kentinde yapılan Nevruz kutlamaları sırasında üç Suriyeli Kürtün öldürülmesine bir tepki olarak Talabani’nin Şam’a gitmediğini iddia etti. ABD yönetimi ve İsrail basınının Kamışlı’daki gösterilere yakın ilgi göstermesi, Suriyeli Kürt gruplara yönelik dış desteği gösterirken Talabani’nin tavrıyla Nevruz gösterileri arasında kurulan bağı da dikkate almamız gerektiğini düşündürmektedir.(19) Bunun yanında Şam’a giden Irak heyetinin içinde Kürt asıllı Dışişleri Bakanı Hoşyar Zebari’nin yer aldığını belirtmek gerekiyor.

Arap ülkelerinin bölgedeki kriz alanlarına bakışı oldukça farklılık arz etmektedir. Bunun ülkelerin kendi çıkarlarından kaynaklanan nedenleri olduğu gibi Arapların bölgede var olan ikili kutuplaşmada bir tarafı seçme zorunluluğundan da kaynaklanmaktadır. Orta Doğu, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra hızla iki bloklu bölgesel bir cepheleşmeye doğru kaymaktadır. Cephenin bir tarafını Suriye, İran, Hizbullah ve Hamas oluştururken karşısında ABD, İsrail ve İngiltere bulunmaktadır. Rusya ve Çin ilk bloka dolaylı destek verirken Fransa gibi bazı AB ülkeleri de ikinci bloka katılma çabası göstermektedir. Bölgedeki Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Körfez Emirlikleri gibi Sünni Arap ülkeleri ise genellikle ikinci bloka yakın politikalar izlemektedir. Her iki taraftaki Arap devletlerinin dış politikadaki davranışlarını Batıyla ilişkileri belirlenmektedir. Yine ülke içerisinde siyasi ve ekonomik gücü elinde tutan iktidar ve çıkar gruplarının dış politika olaylarını ve bölgedeki sorunları değerlendirirken oportünist eğilimler ortaya koyması çatışmanın boyutunu arttırmaktadır. Suriye ile Suudi Arabistan arasında Lübnan konusunda yaşanan gerilim buna en iyi örneklerden biridir. Suudi Arabistan yönetimi, ABD ile olan yakın ilişkileri ve bölgede nüfuz sahibi bir İran’ın kurabileceği Şii bir ittifaktan duyduğu tedirginlikten dolayı tepkisini Suriye ve Lübnan üzerinden vermeyi tercih etmektedir. Özellikle Suudi Arabistan’ın eski Washington büyükelçisi Prens Bandar bin Sultan’ın Orta Doğu’daki Sünni- Şii çatışmasını tahrik ederek İran’a yapılacak bir askeri harekâtını yolunu açmak istediği iddiaları birçok kez dile getirilmiştir. Suudi Arabistan, her fırsat bulduğunda diplomatik manevralarla Suriye’yi sıkıştırmak istemektedir. Örneğin Suudi yönetimi geçen ay görev süresi dolan ve ülkeyi terk eden Şam büyükelçisinin yerine hala yeni birini atamamıştır. Şam’daki Arap Birliği zirvesi de Suriye’yi sıkıştırma ve yalnız bırakma siyasetinin bir parçası olarak değerlendirilebilir.

Şam’daki Arap Zirvesinde ön plana çıkan liderlerden biri Libya Devlet Başkanı Muammer Kaddafi oldu. Genellikle Arap Birliği ile Afrika Birliği arasında seçim yapmakta zorlanan ve bazen Arapların bazen de Afrikalıların lideri olma hevesi taşıyan Kaddafi bu kez toplantıya katılmayan Arap liderleri Saddam Hüseyin örneğini vererek sert bir dille kınadı. Kaddafi, İran-Irak Savaşı sırasında ABD’nin dostu olan Saddam’ın daha sonra Irak’ı işgal eden ABD Ordusu tarafından asıldığını söyledi. Arap Birliği üyesi bir ülkenin devlet başkanı asılırken bütün Arap dünyasının sessiz kalmasını eleştirdi. Bu zirve dışında da Arap liderlerin bir araya gelmesi gerektiğini ve birleşik bir Arap devletinin var olması gerektiğini söyledi.(20) Aslında Kaddafi’nin sözleri örgütün şu an içinde bulunduğu durumun, bir Arap lider tarafından açık bir şekilde ifade edilmesi olarak algılanabilir. Bunun yanında tek Arap devleti gibi bir idealden bahsetmesi ve zirve boyunca Beşşar Esad’la sıcak görüntüler sergilemesi Kaddafi’nin yeniden Arapların liderliği hayallerine kapıldığı şeklinde yorumlanabilir.

Arap zirvelerin sürekli gündem maddesi olan Filistin sorunu ve işgal edilmiş topraklar bu zirvede de en mühim konulardan biriydi. Cezayir Devlet Başkanı Abdülaziz Buteflika Annapolis’teki son Orta Doğu toplantısına atıfta bulunarak ABD’nin alınan kararların hiç birisini uygulamadığını aksine son zamanlarda İsrail’in Filistinliler üzerinde uyguladığı şiddeti arttırdığını belirtti.(21) İşgal edilmiş topraklar çerçevesinde Golan Tepelerindeki İsrail işgali de konuşuldu. Her fırsat bulduğunda bu işgali uluslararası alanda duyurmak isteyen Suriye için bu zirve önemli bir fırsattı. Golan Tepeleri’nde işgal altında yaşayan Suriyeliler zirveye bir mektup yollayarak bölgenin durumunu dile getirmeye çalıştı.(22) Kuveyt Emiri Sabah Ahmed Cabir El Sabah zirvede yaptığı konuşmada İsrail’in 1967 öncesi sınırlarına dönmesi ve Golan Tepeleri başta olmak üzere tüm işgal ettiği yerlerden çekilmesi gerektiğini söyleyerek bu konuyu dile getirdi.(23)


Şam’daki Arap Birliği Zirvesi, 30 Mart’ta yayınlanan bir kapanış deklarasyonuyla sona erdi. Kapanış deklarasyonunda, İsrail “Arap barış önerisinin İsrail'in tutumuna bağlı olacağı'” yolunda uyarıldı ve Arap ülkelerinin İsrail’le yapılabilecek barış stratejilerin gözden geçirecekleri söylendi. Irak’la ilgili olarak ülkede akan kanın ve masum sivillerin ölmemesinin durdurulması istendi. Ayrıca Irak’ın siyasi birliğinin korunmasının önemi belirtilirken Irak’taki yabancı güçlerin çekilmesinin hızlandırılması gerektiği tavsiyesinde bulunuldu. Irak’taki terörün bildiride kınanmadığını öne süren Irak dışındaki tüm ülkeler Şam Deklarasyonu imzaladı. Zirvede Lübnan’dan hiçbir temsilcinin yer almaması Lübnan’daki devlet başkanlığı sorunu üzerine geniş kapsamlı bir tartışmanın yapılması engelledi. Buna rağmen Arap ülkeleri temsilcileri kapanış deklarasyonunda, Lübnan devlet başkanlığı seçiminden Genelkurmay Başkanı Mişel Süleyman üzerinde sağlanacak bir uzlaşmaya destek verildiğini bir kez daha belirtti. (24)

SONUÇ

Şam’daki Arap Zirvesi’nin sona ermesiyle, önemli bölgesel sorunlar hakkında somut kararların alınamadığı ve Arap devletleri arasındaki Batı yanlıları ve Batı karşıtları olarak adlandırabileceğimiz kutuplaşmanın yansımalarını açıkça gösteren bir Arap zirvesi daha geride kaldı. Suriye Dışişleri Bakanı Muallim’e göre zirve başarılı olarak gerçekleştirilmişti. Suudi Dışişleri Bakanı Prens Suud el-Faysal ise zirveyi ruhsuz ve yetersiz olarak tanımlıyordu. Uluslararası kamuoyu genellikle üst düzey katılımın az olması ve Lübnan’ın katılmamasının zirvenin meşruiyetini ve etkinliğini azalttığı görüşünü paylaşıyordu. Aslında iki görüşte kısmen doğru. Suriye bu yılın ilk üç ayında biri ““Arap Kültür Başkenti” festivali diğeri de “Arap Birliği Zirvesi” olmak üzere iki uluslararası organizasyona ev sahipliği yaparak uluslararası alanda sesini duyurmaya çalıştı. Bu iki organizasyon -kendi içlerinde eksiklikler taşısa da- Suriye yönetiminin için önemli iki başarı sayılabilir. Muhakkak ki uluslararası sistemdeki güç çatışmaları, ABD ve onun bölgedeki destekçilerinin önyargılı yaklaşımları, Suriye yönetiminin uluslararası sistemdeki diplomatik ve siyasi manevra alanını sınırlandırıcı bir baskı yaratmakta, başarı düzeyini düşürmektedir.


Arap Birliği’ni oluşturan devletlerin bulunduğu coğrafyada 350 milyona yakın insan yaşamaktadır. Filistin, Irak, Lübnan, Somali, Sudan gibi bunalım ve çatışma alanları bu bölgededir. Arap Birliği’nin kuruluşundan bu yana tecrübelerine ve uluslararası etkinlik gücüne bakmak örgütün etkisiz (çoğu zaman gereksiz) bir kurumsal kimliğe sahip olduğunu düşündürmektedir. Şam zirvesi Arap ülkeleri arasındaki derin görüş ayrılıklarını bir kez daha ortaya koydu. Örgüt içerisindeki üyeler arasında ortak siyasi ve ekonomik çıkar alanları ve ortak bir siyasi irade yaratılamadığı gibi bölgedeki çatışma alanlarında da üye ülkeler karşı karşıya gelebilmektedir. Arap Birliği, birçok soruna arabulucu veya sorun çözücü olarak müdahil olmaya çalışmasına rağmen örgütün kriz çözme yeteneği ve uluslararası alanda Arap devletlerinin çıkarlarının korunması manasında olumlu bir tablo ortaya koyabildiği söylenemez.

Diğer yandan Orta Doğu’da ulus-altı bağların güçlenmesi ve siyasi yapıların parçalanma riski taşıması, bölgedeki mevcut devlet ve uluslararası örgütlerin varlığını güçlendirerek birleştirici işlev görmesini zorunlu hale getirmektedir. Gerek küresel alanda gerekse Orta Doğu’da kültürel, coğrafi ve tarih anlam ifade etmeyen sınırlara sahip yeterince suni devlet vardır. Bunlara yenilerinin eklenmesi yeni bağımsız devletler yerine sistemdeki başat güçlerin ve küresel kapitalizmin hizmetine açılacak zayıf siyasi ve ekonomik yapılar ortaya çıkaracaktır. Bu bağlamda Arap Birliği bütün zafiyetlerine rağmen Arap bölgesinde işbirliğini artırıcı ve bölgesel barışın hizmetinde bir yapıya dönüştürülebilir. Örgütün etkinlik gücü bugünkü uluslararası konjonktürde sınırlı kalsa da en azından bölgesel sorunlarda bir alternatif olması bölge dışından gelecek müdahalelerin azalmasına hizmet edebilir. Bu tarz örgütlenmeler aracılığıyla karar alıcılar ve halk düzeyinde girilen diyaloglar, sadece siyasi değil ekonomik ve kültürel işbirliği ve kalkınmayı da getirebilir.

Orta Doğu’nun içinde bulunduğu uluslararası konjonktür Arap Birliği’nin varlığını devam ettirebilmek ve etkili bir örgüt haline getirilebilmesi için yönetim, organizasyon ve ideolojik temel olarak yeniden yapılandırılmasını zorunlu kılmaktadır. Bunu yaparken Arap ülkelerinin kendi iç çatışmalarını sona erdirecek, toparlayıcı, Cemal Abdül Nasır gibi güçlü ve nüfuzlu siyasi liderlere ihtiyaç duyulacaktır.

* Araştırmacı-Yazar

E-mail: yatlioglu@yahoo.com

Kaynakça

(1) Adid Davişa, Arap Milliyetçiliği: Zaferden Umutsuzluğa, Çev: Lütfi Yalçın, İstanbul, Literatür Yayıncılık, 2004, s. 46,

(2) Bu konuda detaylı bilgi için bkz. Bassam Tibi, Arab Nationalism: A Critical Enquiry, New York, 1990.

(3) Örgütün günümüzde üye sayısı 22’ye ulaşmıştır. Libya (1953), Sudan (1956), Fas ve Tunus (1958), Kuveyt (1961), Cezayir (1962), Bahreyn, Umman, Katar, Birleşik Arap Emirlikleri (1971), Moritanya (1973), Somali (1974), Filistin Kurtuluş Teşkilatı (1976) Cibuti (1977) ve Komor (1993) birliğe üye olarak katılmışlardır.

(4) Patrick Seale, The Struggle for Syria: A Study of Post War Arab Politics 1945-1958, Londra, 1986, s. 21

(5) Davişa, a.g.e., s.167

(6) Davişa, a.e., s.226

(7) Ebubekir Ceylan, “Arap Milliyetçiliği ve Yeni Orta Doğu Fotoğrafı”, Avrasya Dosyası, C:5, Sayı: 1, İlkbahar 1999, s. 219

(8) “Arap Birliği’nden Şam Ağzı”, Zaman, 17.Eylül 1998

(9) “Syria invites Iraq President to Arab Summit”, Al Sumaria, 22 Şubat 2008

(10) Sana Abdallah, “Arab summit saved, more troubles lie ahead”, The Middle East Times, 6 Mart 2008

(11) “All Arab countries will attend Damascus Summit Moussa says”, SANA, 6 Mart 2008

(12) Tom Perry, “Syria invites Lebanese PM to Arab summit”, Reuters, 13 Mart 2008

(13) “Egypt to snub Syria's Arab summit”, BBC News, 26 Mart 2008

(14) “Arab League Secretary General's Speech at Meeting of Arab Foreign Ministers”, SANA, 27 Mart 2008

(15) “Syria tells Saudi to pull its weight in Lebanon ahead of summit”, AP, 27 Mart 2008

(16) “The full text of President Bashar al-Assad opening speech at the 20th Arab Summit”, SANA, 29 Mart 2008

(17) Şam’daki Arap Zirvesine devlet başkanı düzeyinde katılan 11 ülke şunlardır: Suriye (Ev sahibi), Filistin, Cezayir, Libya, Kuveyt, Katar, BAE, Sudan, Tunus, Moritanya, Komor.

(18) “Boycott clouds Syrian Arab summit”,BBC News, 29 Mart 2008

(19) Detaylı bilgi için bkz. “Kurds allege ethnic cleansing in Syria”, The Jerusalem Post, 27 Mart 2008; “US condemns Syria over deaths of Syrian Kurds”, Kurdish Globe, 29 Mart 2008

(20) “Gaddafi condemns Arab leaders”, Al Jazeera English, 29 Mart 2008

(21) “Algerian President Speech at Arab Summit”, SANA, 30 Mart 2008

(22) “Letter from the citizens of the Occupied Syrian Golan to the Arab Summit”, SANA, 26 Mart 2008

(23) “Emir of Kuwait Speech at Arab Summit”, SANA, 30 Mart 2008

(24) “Damascus Declaration for the 20th Arab Summit”, SANA, 30 Mart 2008

Not: Bu makale TASAM'ın internet sitesindeki Stratejik Yorum bölümünde yayınlanmıştır.

Damascus Declaration for the 20th Arab Summit- SANA


Friday, March 28, 2008

A New Phase for Saudi Arabia's Regional Role (Raghida Dergham- Al-Hayat)

The Summit of "Whoever Attends" (Elias Harfoush- Al-Hayat)

Absences overshadow Arab summit- Al Jazeera

More Arab leaders snub Syria, skip summit- Reuters

UN says 'criminals' killed Hariri- BBC News


Jitters over Syria's Kurdish clashes (Sami Moubayed- The Asia Times)

Yemeni president not to attend Arab summit- Al-Bawaba






Qatari Emir to attend Arab summit in Syria The International Herald Tribune


No leader to send Al-Ahram Weekly


Thursday, March 27, 2008

Why Arabs snub Syria (Sara Bjerg Moller- The Middle East Times)

Summit stakes (Gamil Mattar- Al-Ahram Weekly)

The invisible guests of Syria (Ayman El-Amir- Al-Ahram Weekly)

Syria tells Saudi to pull its weight in Lebanon ahead of summit- AP

Hopefully not a summit to end all summits The Daily Star

Arab leaders to maintain peace initiative Gulf News

Arab foreign ministers renew commitment to just and comprehensive peace- SANA

Al-Moallem: Damascus Summit is the Summit of Solidarity and Arab Joint Work- SANA


Hizbullah increases rocket range; can now reach Dimona- Ynetnews



Israel: Hezbollah Increases Rocket Range AP


Dimona within range of Hezbollah missiles PRESS TV

Kurds allege ethnic cleansing in Syria- The Jerusalem Post

Wednesday, March 19, 2008

Suriye-İsrail Barışı Mümkün mü?

Yasin Atlıoğlu*

Jonathan Freedland 12 Mart’ta İngiliz The Guardian gazetesindeki köşesinde Filistin Sorununu ele alıyor ve İsrail ile Filistin arasında bir barış sağlanabilmesi için öncelikle İsrail’in Suriye ile barışması gerektiğini belirtiyor. Yazar bu iddiasını güçlendirmek için makalesinde Filistinli gözlemci ve siyasi analist Hüseyin Ağa’nin sözlerine yer veriyor. Hüseyin Ağa Suriye’yi Hizbullah’ın nefes almasını sağlayan bir akciğere benzeterek Suriye’nin İsrail’le bir uzlaşma sağladığı takdirde Hizbullah’ın ve Hamas’ın İsrail’le olan çatışmasını sona erdirebileceğini, hatta İran’ın bile tavrını değiştirebileceğini söylüyor. Ardından da böylece İsrail’in kendini çok daha güvende hissedeceğini sözlerine ekliyor.(1)

Freedland, makalesinin devamında İsrail Suriye arasındaki bir uzlaşma için pek umutlu olmadığını, çünkü İsrail’in Suriye’ye barışın gereklerini yerine getirme konusunda güvenmediğini, İsrail Başbakanı Ehud Olmert’in de Golan Tepeleri’ndeki işgali bitirecek güce sahip olmadığını ve ABD Başkanı Bush’un böyle bir uzlaşma da İsrail’i engelleyeceğini iddia ediyor. Freedland’ın bu görüşlerine kısmen hak verilebilir. Fakat Freedland olayı analiz ederken çoğu Batılı’nın düştüğü hatayı tekrarlıyor ve soruna yönelik sadece İsrail tarafından ve İsrail’in güvenliği boyutunda bir yaklaşım ortaya koyuyor. Bundan dolayı biz de Freedland yaklaşımının bir anti tezi olarak diğer taraftan, yani Suriye’nin güvenliği açısından sorunu analiz etmeye çalışalım.

Suriye, son yıllarda varlığına yönelen büyük güvenlik riskleri ve tehditler ile karşı karşıya kalan bir ülke. Özellikle 2003 yılında ABD’nin Irak’ta başlattığı işgalin ardından Bush yönetiminin tehditkâr tavrından ve baskılarından bunalan Beşşar Esad yönetimi, sonraki hedefin kendisi olabileceği tedirginliğini sık sık üzerinde hissetti. Bush yönetiminin Suriye’ye yönelik suçlamalarının başında Iraklı direnişçilere ve Hizbullah’a destek, kitle imha silahlarına sahip olma gibi nedenler varken, 2005’ten sonra Lübnan’daki suikastların ve patlamaların azmettiricisi suçlaması da bu listeye eklenmiştir. Bu dönemde aynı zamanda ABD’nin desteklediği ve Batıdaki muhalif Suriyeli grupların kullanıldığı ülke içindeki beşinci kol faaliyetleri ile Beşşar Esad yönetimi yıpratılmaya da çalışılmıştır. Bu tür faaliyetler, Suriye gibi totaliter siyasi yapılanmaya sahip bir ülkede yönetimin güvenlikten kaynaklanan reflekslerinin yükselmesine ve insan hakları ihlalleri ve siyasi tutuklamaların sayısında artışa yol açmıştır. Bu durum Beşşar Esad döneminde başlayan reform politikalarının siyasi alanda olumsuz etkilenmesine de neden olmaktadır. ABD baskının yanı sıra Şam’ın yaklaşık 60 km ötesindeki Golan Tepeleri’nde 31 yıldır süren işgal ve İsrail’in her istediğinde neden bile göstermeye gerek duymadan Suriye topraklarına gerçekleştirdiği hava operasyonları halk düzeyinde güvenliğin çoğu zaman demokratikleşmenin önüne geçmesini ve milliyetçi reflekslerin artışını getirmektedir. Görüldüğü gibi Suriye de bölgede varlığına karşı güvenlik risklerini en az İsrail kadar hissetmektedir.

Bütün bu tehdit algılamalarına rağmen Beşşar Esad Suriyesi’nin bölgedeki komşularına karşı tehdit olduğunu, saldırgan politikalar izlediğini iddia etmek bölge var olan siyasi, ekonomik ve askeri güç dengeleriyle uyuşmamakta ve tek taraflı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Aksine son yıllarda Suriye karar alıcıları her fırsatta uluslararası sistemle bütünleşme ve işbirliği adına yaptıkları açıklamalarla ve eylemlerle iyi niyetini göstermektedir. Suriye’nin iyi niyetli ve ılımlı dış politika davranışlarını, ekonomik ve askeri güçsüzlüğü (yalnızlığı) ve üzerinde hissettiği yoğun ABD baskısıyla açıklamak mümkün. Ama yeterli mi? Örneğin Lübnan’daki Suriye askerinin Nisan 2005’te tamamen çekilmesi uluslararası bir baskının sonucu olduğu kadar daha önce başlayan bir çekilme sürecinin devamı olduğunu unutmamak gerekiyor. 11 Eylül saldırılarının ardından El-Kaide hakkında Suriye yönetiminin ABD’ye sağladığı istihbarat desteği ve ülke içerisinde radikal dinci örgütlere yönelik operasyonlar çoğu zaman göz ardı edilmiş gerçekler. Suriye, bölgede sadece İran gibi ABD karşıtı radikal bir ülkeyle değil Türkiye gibi Batılı demokratik bir sisteme sahip bölgesel bir güçle de ilişkilerini geliştirme çabası içerisindedir. Aslında Suriye yönetiminin dış politikada gösterdiği iyi niyetin ve açılımcı tavrının bir takiye olup olmadığını anlamanın yolu diğer devletlerin Suriye ile kuracağı diplomatik ilişkilerde saklı. Oysaki Suriye’yi bölgede bir “günah keçisi” haline getiren Bush yönetimi döneminde, Mayıs 2003’te eski Dışişleri Bakanı Colin Powell’ın ve Nisan 2007’de Amerika Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi yaptığı Şam ziyaretleri dışında bu ülkeyle diplomatik temas kurmaktan özenle kaçınılmıştır. ABD tarafı zaman zaman bunu ahlaki değerlerle açıklamaya çalışmakta, terörü destekleyen ve ülkesini bir diktatör gibi yöneten Beşşar Esad ile temas kurmayı reddettiğini söylemektedir. Sanırım bir önceki Suriye Devlet Başkanı Hafız Esad ile veya günümüzde Suudi Arabistan gibi bir oligarşi ile kurulan ilişkiler düşünüldüğünde bu durumun ahlaki değerlerle değil çıkar ve İsrail’in güvenliğiyle açıklamak daha doğru olacaktır. Bununla birlikte diğer bir ABD çıkarı da Suriye’deki mevcut rejimin yerine konulabilecek bir alternatif olmadığı için yok edilmesinin göze alınamayacak olmasıdır. Ne İsrail ne de ABD, İsrail’in yanı başında Müslüman Kardeşlerin veya başka radikal dinci grupların yönettiği bir Suriye’yi tercih etmeyecektir.

Gelelim makalemizin esas konusuna. İsrail’in Suriye ile sağlayacağı bir barış Freedland’ın ve Ağa’nın dediği kadar büyük çaplı bir tesir silsilesi yaratabilir mi? Suriye gerçekten Hizbullah’ın bölgedeki akciğeri mi? İran Suriye için ne ifade ediyor? Aslında bu sorular üzerinde fikir yürütmeden önce bölgedeki mevcut devletler arasında kutuplaşmaları ve çatışma alanlarını uluslararası sistem boyutunda ele almak gerekiyor. Orta Doğu, ABD’nin Irak’ı işgalinden sonra hızla iki bloklu bölgesel bir cepheleşmeye doğru kaymaktadır. Cephenin bir tarafını Suriye, İran, Hizbullah ve Hamas oluştururken karşısında ABD, İsrail ve İngiltere bulunmaktadır. Rusya ve Çin ilk bloka dolaylı destek verirken Fransa gibi bazı AB ülkeleri de ikinci bloka katılma çabası göstermektedir. Bölgedeki Suudi Arabistan, Mısır, Ürdün ve Körfez Emirlikleri gibi Sünni Arap ülkeleri ise genellikle ikinci bloka yakın politikalar izlemektedir. Muhakkak ki onların tavrını etkileyen en önemli etken zaman zaman gündeme getirilen Sünni-Şii çatışması ihtimalidir. Bu çerçevede düşünüldüğünde Suriye yönetiminin uluslararası yalnızlığını yenmek için İran’a yakınlaşması reel-politik açısından normal bir durumdur. Suriye’nin Hizbullah’a siyasi destek verdiği Devlet Başkanı Esad dâhil tüm Suriyeli yetkililer tarafından kabul edilmektedir. Askeri destek verdiklerini kabul etmeseler de en azından Hizbullah giden silahların Suriye üzerinden ulaştırılması muhtemeldir. Hizbullah açısından askeri lojistik destek sağlamada Suriye bir akciğer işlevi görebilir. Fakat Suriye’nin desteği kesildiğinde -ki bu hiç kolay değildir- Hizbullah’ın İsrail’e karşı direnişini bitireceği, üstelik bunlara Hamas ve İran’ın katılacağı aşırı iyimser bir tahmindir. Bu noktada Hizbullah’ın Lübnan’da sadece elinde silah bulunduran bir askeri güç olmayıp aynı zaman da iyi örgütlenmiş ekonomik ve toplumsal bir direniş hareketi olduğunu anlamak gerekiyor. Diğer yandan Suriye’nin bulunduğu blokun dışına çıkarılması ve Batıyla yakınlaşması zor olsa da imkânsız değildir. Tabi ki bunun karşılığı başta Golan Tepeleri’nin geri verilmesi olmak üzere Batılı devletlerin Suriye’ye vazgeçemeyeceği ekonomik imkânlar sunması gerekecektir. Suriyelilerin kafasındaki İsrail karşıtlığını bitirmek için ise sükûnet ve barışın hüküm süreceği uzun yıllara ihtiyaç olacaktır.

Sorunun diğer tarafı olan İsrail’in tavrına baktığımız da durum oldukça farklılık arz etmektedir. İsrail’in, son 10 yıldır bölgedeki sorunlarla ilgili gerçekleştirdiği somut eylemler 1999 Mayıs’ında askerlerini Lübnan topraklarından çekmesi ve 2005 yılında Ariel Şaron’un Gazze Şeridi’ndeki tüm İsrail yerleşimlerini boşaltmasıyla sınırlı kaldı ki bu iki eylem bile birçok radikal İsrailli’ye göre verilmemesi gereken büyük tavizlerdi. Belki bunlara ara sıra İsrail basınında çıkan İsrail-Suriye barışına yönelik İsrailli karar alıcıların açıklamalarını ve iki ülke arasında devam ettiği söylenen gayri resmi gizli görüşmeleri de ekleyebiliriz. Bu süreç içerisinde gerçekleştirdiği pek çok eylem ise İsrail’in bölgedeki saldırgan ve tek taraflı tutumunu ortaya koymaktadır. Ariel Şaron’un, İkinci İntifada’yı başlatan 2000 Eylül’ündeki Mescid-i Aksa ziyareti, 2002 yılındaki Batı Şeria’nın İsrail tarafından işgali, Filistin’de sivil halka ve Hamas liderlerine karşı saldırılar, 2006 yazında Lübnan’da 1000 civarında -çoğu sivil- insanın öldüğü askeri operasyon, Suriye topraklarına düzenlenen hava saldırıları ilk aklımıza gelen eylemler..İsrail’in bölgede nükleer silah sahip olan tek ülke olduğunu da hatırlatmakta yarar var. Tüm bu yakın tarihli eylemler bölge ülkelerinde İsrail’e karşı var olan tedirginlik ve güvensizliği arttırmaktadır.

Filistin Sorununu veya daha genel deyişle İsrail-Arap çatışmasını son 10 yılda meydan gelen olaylarla açıklamak tabi ki yeterli değil. Bu sorun, dini, ideolojik ve tarihi derinliği olan büyük bir travmadır, çoğu zaman Arap ve Yahudilerin bir var olma mücadelesine dönüşebilmektedir. Böylesi bir sorunun çözümü kolay olmasa bile kısa vadede çatışmanın boyutunu daraltmak, gerginliği azaltmak ve ilişkileri normalleştirmek de önem arz etmektedir. Bundan dolayı ilgili tüm tarafların karşılıklı tavizler vermesi bir güven ortamının inşa edilmesi için gereklidir. Şu an çatışmanın güçlü tarafı olan ABD ve İsrail, daha fazla gayret, iyi niyet ve taviz göstermeksizin uzlaşmanın olması mümkün değildir.

Orta Doğu’nun geleceği hakkındaki idealist fikirler realist çıkar ilişkileriyle uzlaştırılmak mecburiyetindedir. Eğer bunlar yapılmazsa ne Suriye-İsrail ne de İsrail-Filistin arasında oluşacak suni barış görüşmeleri gerçekte anlam ifade edecektir. ABD ve İsrail’in bölgede yönettiği kriz durumu ise bölgede radikalleşen zihniyetler ve uluslararası sistemde meydana gelecek güç kaymaları sonucu bölgeyi daha büyük bir çatışmaya sürükleyebilir. ABD’nin 2000’li yıllarda bölgeye getirdiğini iddia ettiği demokrasi, özgürlük, insan hakları gibi kavramların içi, radikal azınlık milliyetçilikleri (mikro faşizm) ve vahşi bir kapitalist zihniyetle doldurulmuş olduğundan dolayı bölgedeki ulus-devlet yapılanmalarını tehdit etmekte, toplumsal ve siyasal parçalanmışlığı teşvik etmektedir. Yine Orta Doğu’ya dayatılan demokrasi kavramının, en temel insan hakkı olan “yaşama hakkını” Irak, Filistin ve Lübnan gibi kriz bölgelerinde yok sayması, ekonomik eşitsizlik ve fırsat eşitliği gibi değerleri içermemesi, Orta Doğu insanını savunmacı ve Batı karşıtlığı üzerinden hareket eden topyekûn bir tepkiye sürüklemektedir.

* Araştırmacı-Yazar

E-mail: yatlioglu@yahoo.com

(1) Jonathan Freedland, “To rescue the two-state solution, Israel must make peace with Syria”, The Guardian, 12 Mart 2008

Not: Bu makale BİLGESAM'ın internet sitesinde yayınlanmıştır.

Israel believes Lavrov has message from Assad- The Jerusalem Post